For my academic writings, please consult:
http://works.bepress.com/mehmetozkan/

July 25, 2009

Was für eine Ostturkestan-Strategie?

Mehmet OZKAN
Freitag 17. Juli 2009

http://www.igmg.de/nachrichten/artikel/was-fuer-eine-ostturkestan-strategie.html

Um die Unruhen in Ostturkestan zu analysieren, muss man diese Region sowie China kennen. Es ist jedoch eine Tatsache, dass es weder im Westen noch in der islamischen Welt ein Interesse akademischer oder politischer Natur gibt. Höchstens von einer emotionalen Verbundenheit kann gesprochen werden, woraus aber noch lange keine realistische politische Haltung entsteht. Um eine solche realistische Ostturkestan-Strategie zu entwickeln, müssen mindestens drei Gesichtspunkte beachtet werden.

Anhand des Vorgehens der chinesischen Regierung bei den Unruhen in der Provinz Xingijang wird deutlich, dass sie aus dem Konflikt mit Tibet gelernt hat und nun eine andere Herangehensweise an den Tag legt. So wurden Journalisten nicht nur in die Provinz gebracht, sondern ihnen auch die Orte der Unruhen gezeigt. Beim Konflikt um Tibet hatte die Regierung keine Journalisten zugelassen. Dies muss als ein Novum in der Geschichte Chinas gesehen werden, auch wenn nicht ganz erkennbar, weshalb die Regierung ein solches Vorgehen als notwendig befunden hat. Die naheliegendste Antwort scheint die zu sein, dass China hinsichtlich der Probleme Taiwan, Tibet und Ostturkestan nun grundsätzlich eine solche Herangehensweise bevorzugt. Die chinesische Regierung versucht die Unruhen als Konflikt zwischen zwei Bevölkerungsgruppen hinzustellen und somit die Unabhängigkeitsbestrebungen Ostturkestans zu verdecken. Die Region der internationalen Presse unzugänglich zu machen, hat den Konflikt nur aufgeschoben, aber keine Lösung herbeiführen können. Die Regierung scheint dies erkannt zu haben. Es kann als Zeichen für die Bereitschaft Chinas sich seiner Probleme anzunehmen, betrachtet werden.

Zweitens muss festgehalten werden, dass die chinesische Regierung zum ersten Mal ein internes Problem der Weltöffentlichkeit zugänglich machte. Dies kann als Folge der internationalen Öffnung Chinas gesehen werden. Dieser Umstand dürfte vor allem in der islamischen Welt mit der Vorstellung aufräumen, dass man aufgrund der chinesischen Diktatur keine Einflussmöglichkeiten in Ostturkestan habe. Die Ostturkestan-Prüfung der islamischen Welt hat erst neu begonnen. Deshalb muss gerade in diesen Tagen, in denen die Büchse der Pandora geöffnet wurde, eine neue Ostturkestan-Strategie entwickelt werden. In diesem Sinne sind die Absichten und Bestrebungen der Öffnet externen Link in neuem FensterOrganisation der Islamischen Konferenz (OIC) das Interesse der Weltöffentlichkeit auf den Konflikt zu lenken, als wichtiger Schritt zu bewerten.

Als drittes ist für eine neue Strategie auch eine neue Herangehensweise erforderlich. Denn eine angemessene Herangehensweise – und dies muss klar gesagt werden – hat die islamische Welt bisher nicht entwickelt. Die emotionale Herangehensweise, Ostturkestan als ein unter der „chinesischen Unterdrückung“ leidendes Gebiet zu sehen, hat die Thematisierung und Konfliktlösung eher verhindert. Gestützt auf diese Wahrnehmung wurden weder in Europa noch in der Türkei realistische Lösungen entwickelt.

Es ist nun Zeit diese nahezu romantische Herangehensweise aufzugeben und realistische Ansätze zu entwickeln. Einer der wichtigsten Schritte auf diesem Weg ist es, unsere Beziehung zu Ostturkestan nicht über die Exil-Uiguren zu bestimmen, sondern uns des Problems direkt anzunehmen. Dasselbe gilt hinsichtlich China. Dies könnte zu dem Ergebnis führen, dass der realistische Ansatz entwickelt wird, welcher von den Exil-Uiguren nicht entwickelt wurde.

Um den Bedrängnissen ein Ende zu machen, sollten die schmerzlichen aktuellen Ereignisse als Anlass genommen werden, um dem Konflikt auf die internationale Bühne zu verhelfen und eine bleibende Lösung herbeizuführen.(am)

Doğu Türkistan’daki olaylara nasıl yaklaşılmalı?

Mehmet ÖZKAN
Cuma, 17 Temmuz 2009

http://www.igmg.de/tr/haberler/yazi/do-u-tuerkistandaki-olaylara-nas-l-yakla-lmal.html

Son gunlerde Doğu Türkistan'da yaşanan olayları analiz etmek önce bu bölgeyi ve Çin'i bilmeyi gerektiriyor. Ancak su bir gerçek ki İslam dünyası ve Batı'da bu ilgini hem akademik hem de siyasi anlamda son derece sınırlı. Duygusal olarak Doğu Türkistan'a yakınız ama bu yakınlık gerçekçi siyasete dönüşemiyor. Gerçekci bir Doğu Türkistan stratejisi için soruna en az üc temel noktadan yaklaşmak gerekmektedir.

Sincan şehrinde yaşanan katliamın bize öğrettiği birincil nokta, Çin`in önceki yıllarda yaşanan Tibet tecrübesinden son derece önemli dersler çıkardığı ve tamamıyla farklı bir siyaset izlediğidir. Tibet olayları sırasında bölgeye hiçbir gazetecinin girişine izin vermeyen Çin yönetimi, Doğu Türkistandaki olayları görmek isteyen gazetecileri bölgeye götürmekle kalmamış olayların yaşandığı yerleri bizzat gezdirmiştir. Bu pozitif durum Çin tarihinde bir ilk olarak görülmelidir, fakat Çin`in neden böyle bir strateji izlediği sorusu hala yanıt bulmuş değildir. Ama en mantıklı görünen açıklama, Çin`in Tibet tecrübesinden sonra temel olarak sahip olduğu üc temel soruna (Tayvan, Tibet ve Doğu Türkistan) yönelik olarak yeni bir söylem oluşturma niyetidir. Doğu Türkistan örneğinde bu nokta kensidisini yaşanan son çatışmaları iki ırk arasındaki basit iç çatışmalar olarak gösterip, Uygurların bağımsızlık söylemlerini yok etmeyi amaçlamaktadır. Bölgenin dış basına kapatılıp izole edilmesi tarih boyunca Çin`e zaman kazandırdıysa da aslında sorunun özüne yönelik hiçbir çözüm getirmemiştir. Çin yonetimi bu durumun farkına varmış gözükmektedir. Çin zihniyeti ve stratejisi açısından ise bu durum Çin`in kendi sorunlarına yönelik olarak insiyatif almaya başladığının bir işareti olarak görulebilir.

İkinci olarak belirtilmesi gereken nokta, Çin ilk defa bir iç sorunu dış müdahalenin yanı başının mudahil olmasına izin verdi. Bu en basitiyle Çin`in uluslararası alana açılmasının doğal bir sonucu olarak yeni gelişmekte olan sistemdeki gevşekliği göstermektedir. Bu durum özellikle İslam dünyasında yaygınlık kazanmış Doğu Türkistanda iş yapılmaz çünkü Çin diktatörlüğü cezalandırır fikrini yıkmalıdır. İslam dünyasının asıl Doğu Türkistan testi yeni başlamaktadır. Tam da pandoranın kutusunun açıldığı şu dönemde, sivil toplum örgütleriyle, gazeticeleriyle, işadamlarıyla ve uluslararası kamuoyu oluşturma kanallarıyla yeni bir Doğu Türkistan stratejisi geliştirmek gerekmektedir. Türkiye`nin yaşanan olayları Birleşmiş Milletler ve Opens external link in new windowİslam Konferansı Örgütü (İKÖ) üzerinden uluslararası alana taşıma niyeti ve çabası bu noktada önemli bir adım olarak görülmelidir.

Üçüncü olarak vurgulanması gereken nokta yeni bir strateji için yeni bir söylemin aciliyetidir. Şunu belirtmek gerekir ki İslam dünyasının Doğu Türkistan üzerine ciddi bir söylemi hiç olmadı. ‘Çin zulmü’ olarak basitce ifade edilen ve olayı etraflıca araştırma ve değerlendirme yerine ucuz söylemler üzerinde oluşturulan duygusal söylem aslında sorunun çözümünün önündeki en büyük engeldi. Yıllardır Avrupa ve Türkiye`deki Doğu Türkistan diasporasının da bu tür söylemlerden nemalanarak olaya hiçbir zaman gercekçi yaklaşmadığı burada özellikle vurgulanmalıdır.

Zaman Doğu Türkistan üzerine sahip olduğumuz romantik söylemleri terk ederek yeni ve gerçekci bir bakış açısı yakalama zamanıdır. Bu konuda atılması gereken en önemli nokta bizlerle Doğu Türkistan sorunu arasında Uygur diasporası aracılığıyla oluşturulmuş olan suni bağı yıkarak, sorun ile doğrudan ilişkiye girmek gerekir. Aynı durum Çin için de geçerlidir. Bunun doğal bir sonucu olarak belki de Doğu Türkistan diasporasının oluşturamadığı söylemin oluşturulmasının önü açılabilir.

Sonuç olarak Doğu Türkistanda yaşayan müslümanların yıllardır çektiği sıkıntıya bir son vermek için son yaşanan acı gelişmeleri bir fırsat olarak değerlendirmek ve konunun uluslararası gündeme geldiği şu dönemi iyi değerlendirip, cözüm için kalıcı adımlar atmak gerekmektetir.

July 10, 2009

Doğu Türkistan'ı tanıyor muyuz?

MEHMET ÖZKAN

Yeni Safak, 11 Temmuz 2009.
http://yenisafak.com.tr/Yorum/?t=11.07.2009&i=197881

Doğu Türkistan'da yaşanan olayları analiz etmek için önce bu bölgeyi ve Çin'i bilmeyi gerektiriyor. Ancak İslam dünyası ve Batı'da bu ilginin sınırlı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Duygusal olarak Doğu Türkistan'a yakınız ama bu yakınlık gerçekçi siyasete dönüşemiyor.

Son günlerde Sincan şehrinde yaşanan katliam ve provokasyon olaylarıyla bir kez daha ortaya çıktı ki, Doğu Türkistan meselesi İslam dünyasında duygusallığın yüksek fakat gerçekliğinin son derece az olduğu ve bu sebeple de 'gerçek' anlamda ihmal edilen nadir sorunlardan birisidir. Doğu Türkistan diasporasının bir çok Avrupa ülkesinde ve Türkiye'de örgütlenmiş olmasına rağmen sorunla ilgili olarak izah edici, söz söyleyici ve hatta belirleyici bir söylem üretemedikleri soruları önümüzde durmaktadır.

Doğu Türkistan, Çin'in Kuzey-Batısı'nda bulunan ve yaklaşık 20 milyon Müslüman'ın yasadığı tahmin edilen bölgenin adıdır. Bölgede son yıllarda Çin'in uyguladığı Çinlileştirme politikaları sonucu bölgeye birçok Çinli yerleştirilmiş ve Çin demografik olarak bölgenin bağımsızlık ihtimalini düşürmek için özellikle bölgeye gidecek Çinlilere karsı bir 'pozitif ayrımcılık' politikası izlemektedir. Doğu Türkistan bölgesi, siyasi örgütlenmenin yasak olduğu, özgürlüklerin sınırlandığı ve en önemlisi ekonomik olarak yaşam şartlarının her geçen gün kötüleştiği bir geleceğe sürüklenmektedir. Doğu Türkistan, eğitim seviyesinin düşüklüğü ve her geçen gün yaşanan 'beyin göçü' sayesinde geleceği belirsiz ve hatta asimilasyon süreciyle karşı karşıyadır. Ana hatlarıyla bu şekilde özetlenebilecek Doğu Türkistan meselesini güncel siyasi kontekste oturmak hem bölgeyi daha iyi anlamak hem de geleceği üzerine düşünmek için en temel yol olarak görülmektedir. Her meselede olduğu gibi Doğu Türkistan konusu küresel, bölgesel ve Çin'in iç işleri acısından ele alınması gerekmektedir.

KÜRESEL BAKIŞ SORUNLU

Küresel anlamda Doğu Türkistan meselesine herhangi bir ilgi yok. Fakat sorunun geleceği acısından daha da vahim olanı bölgede bir sorun yokmuş gibi davranılmasıdır. Akademik ilgisizliğin yanında siyasi ve ekonomik ilgisizliğinde her gecen gün derinleşmesi Doğu Türkistan'ın geleceğini bir nevi Çin'in eline bırakmaktan başka bir şey değildir. Küresel anlamda ilgisizliğin kuşkusuz en temel sebebi herhangi bir uluslararası kurum, kuruluş ya da devletin Çin'i karsısına almak istememesidir. Özellikle küresel olarak ekonomik anlamda etkisini her geçen gün arttıran Çin, birçok devlet tarafından potansiyel yatırımcı ve projelere destekçi olarak görülmektedir. Konunun bir diğer boyutu ise meseleye son yıllarda artan söylem olan 'terörizm' üzerinden yaklaşılmasıdır. Amerika ve Avrupa'nın bile konuyu bir insan hakları meselesi olarak değil fakat küçük bir iç terörizm meselesi olarak görmesi 11 Eylül sonrasi (t)üretilen söylemin Doğu Türkistan üzerindeki tipik bir yansımasıdır. Küresel anlamda Doğu Türkistan meselesiyle ilgilenmek, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, doğrudan Çin'le ilgilenmek ve hatta onu karsısına almaktır. Hem İslam dünyasındaki hem de Batıdaki karar alma merkezlerindeki ilgisizliğin temel sebebi Çin'in önlenemeyen yükselişi mitine karsı beslenen 'korku' ve biraz da bilgisizlikten kaynaklanmaktadır.

ÇİN'İN DOĞU TÜRKİSTAN ALGISI

Bölgesel acıdan konuya yaklaşıldığında olayın iki temel boyutu vardır: Adlandırma ve Çin zihniyeti. Bölgenin 'Doğu Türkistan' olarak adlandırılması ister istemez 'Batı Türkistan' neresi sorusunu gündeme getirecek ve 'Batı Türkistan'ın bağımsız olduğu günümüzde 'Doğu Türkistan'ın da bağımsız olmasının normal ve doğal görüldüğü bir bakış güçlenmektedir. Bu zihni/psikolojik altyapıyla büyüyen nesillerin bağımsızlık taleplerini her geçen gün daha güçlü dillendirmeleri, 'bağımsızlık' harici çözüm yollarını tıkamaktadır. Aynı şekilde Çin zihniyetinin olaya yaklaşımı da bölgede Çin egemenliği haricinde bir çözüm yolunu en başından tıkamaktadır. Çin zihniyeti ve isimlendirmesinde bölgenin adi Xin Jiang yani 'yeni sınır bölgesi/alanı'dır. Özellikle yeni vurgusu, korunması, muhafaza edilmesi ve hatta özel ilgi gösterilmesi gereken bir yer anlamında kullanılmakta ve Çin zihniyeti için burası son derece önemli görülmektedir. Dolayısıyla bu şekilde bir zinhi yaklaşımın bölgede yükselen bağımsızlık taleplerine karşı sert ve son derece acımasız davranması beklenilen bir durumdur.

Doğu Türkistan meselesinin Çin'in iç siyaseti acısından analizi bölgenin geleceği için önemlidir. Çin son yıllarda her yıl yaklaşık yüzde 12 civarında bir büyüme ile dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi konumundadır. Özellikle ekonomik ve siyasi idare sisteminin tartışıldığı günümüzde Çin, temel olarak sahip olduğu üç sorunla yüzleşmeyi mümkün olduğunca ertelemeye çalışmaktadır: Tayvan, Tibet ve Doğu Türkistan sorunları. Çinli yöneticilerin dikkat dağılımı ve manipülasyon olarak kullanılabilecek bu üç soruna karşı yaklaşımları doğal olarak çok sert ve şiddet içerikli olmaktadır.

Çin'in günümüzdeki uluslararası sisteme entegrasyonu devam ederse, Çin'in iç siyasi yapısında belirli bir dengeye ancak 15-20 yıllık süreçte gelebileceği ve ancak bu süreçten sonra Doğu Turkistanla beraber Tayvan ve Tibet meselesiyle ilgileneceği beklenilmelidir. Bu ilgilenme sorunları bir şekilde kalıcı çözüme kavuşturmak şeklinde olacaktır, ki bu bölgelerin tam entegrasyonundan bağımsızlığına kadar her opsiyonu içerisine barındırmaktadır. Bu açıdan bakılınca Doğu Türkistan meselesinde yakın gelecekte bir çözüm beklemek hayal gibi gözükmektedir. Fakat uluslararası toplum ve özellikle de İslam dünyasına bu tarihi süreçte son derece önemli bir rol düşmektedir. Sosyal ve bireysel özgüvenin azaldığı, eğitimsizliğin ve fakirliğin kendisini her geçen gün öne çıkardığı Doğu Türkistan bölgesi için bugün yapılabilecek en mantıklı/kalıcı çözüm sadece Doğu Türkistan'ın bağımsızlığı sloganı arkasına sığınmak değil, orta vadede sorunun nihai çözümüne katkı yapacak temel göstergeler üzerine çalışmaktır. Sivil Toplum örgütleri ve firmaların bölgede yapacakları projeler hem bölgedeki 'özgüven' ve 'sosyal bilinci' geliştirecek hem de orta vadede Çin'e karşı gücünü artıracaktır. Özellikle eğitim amaçlı yurtdışına çıkan birçok Uygur'un bir daha geri dönmedikleri göz önünde bulundurulduğunda, sivil toplum örgütlerinin bölgedeki yapacakları projeler daha da önemlidir. Yeni nesil liderlerin yetişmesi ve beyin göçünün engellenmesi bölge için hayati önem taşımaktadır.

* Sevilla Üniversitesi Doktora Öğrencisi

July 8, 2009

Ankara Prioritises African Cooperation

Mehmet OZKAN

This is Africa (Financial Times)
June 2009, p.13

http://www.thisisafricaonline.com/news/fullstory.php/aid/87/Policy_watch:_Turkey_.html

Recent years have seen an increasing interest by Turkey in developing stronger relations with the African continent. Beginning in 1998, this was at first tentative, but has been more aggressively pursued since 2005. Turkey declared 2005 “the year of Africa”, with Prime Minister Recep Tayyip Erdogan visiting several African countries, becoming the first Turkish prime minister to visit a country south of the equator. This process culminated in the first ever Turkey-Africa Cooperation Summit in August 2008, in Istanbul, with the participation of representatives from 50 African countries.

Ankara’s keen interest was underlined by President Abdullah Gul, who stressed the importance of Turkey-Africa relations when he visited Kenya and Tanzania in February 2009. Furthermore, he declared that Turkey will be the spokesman for Africa at the UN during its non-permanent Security Council membership for 2009-2010. Underlying Turkey’s approach to Africa is a multidimensional foreign policy through which Turkey aims to develop both economic and political relations with various regions and continents across the globe. This policy was partly initiated in 1998, but it owes its sophistication and coherent implementation to the ruling Justice and Development Party, in power since 2002, and the foreign policy brain of Ahmet Davutoglu, the recently appointed Foreign Minister.

Africa is considered to be an important part of Turkey’s economic and political diversification. Turkey has decided to open 15 new embassies in Africa, in addition to the 12 it already has on the continent, more than doubling the density of its diplomatic representation in Africa. Ankara is also interested in developing relations at the institutional level in order to make this relationship deep-rooted and long lasting. Turkey obtained observer status in the African Union in 2005, which declared it a strategic partner in January 2008. In May 2008 Turkey joined the African Development Bank and has strengthened its relations with the Intergovernmental Authority on Development in East Africa and the Economic Community of West African States.

The Turkish International Cooperation and Development Agency has opened offices in Addis Ababa, Khartoum and Dakar, supporting development projects in their respective regions. Trade volumes with its African partners have more than doubled from $5.4bn in 2003 to over $12bn in 2007. Yet with a total trade volume of almost $300bn, current trade levels with African countries are not that significant. The target is to reach a trade volume of $30bn with Africa by the end of 2010.

African reactions to Turkey’s initiative have so far been a mixture of mild expectation and confusion. Following China and India, the question of why Turkey has shown what some consider an unexpected interest in the continent still does not have a clear answer for its African partners. Nevertheless, the fact that Turkey does not have a colonial background on the continent and an emphasis on equal partnership is welcomed and has created optimism about the future. Turkey’s Africa openings are expected to deepen over the coming years. They key challenge, however, lies in the mutual lack of knowledge and familiarity between the two parties, coupled with general uncertainty regarding how best to further relations.

Mehmet Ozkan is a Phd candidate at Sevilla University, Spain

June 23, 2009

NO PERDER DE VISTA A IRAN

Mehmet OZKAN

El Tiempo (Colombia), 18 de junio de 2009

http://www.eltiempo.com/opinion/columnistas/otroscolumnistas/ARTICULO-WEB-PLANTILLA_NOTA_INTERIOR-5476507.html

Treinta años después de la revolución, la pregunta de cómo examinar a Irán todavía no tiene ninguna respuesta concreta no sólo en Occidente, sino también en Oriente. Los Estados de Occidente prefieren mantener un firme interés para ver a Irán desde la perspectiva que ellos quieren, mientras que el mundo islámico lo mira desde una posición proteccionista y defensiva, a excepción de los Estados árabes, que mantienen un prejuicio en su contra después de la revolución. Esta situación ha sido confirmada con cada elección y lo más interesante es que ello ha llevado a una confusión sobre cómo debemos ver a Irán.

Las últimas elecciones presidenciales se celebraron el pasado 12 de julio y parecen ser las más interesantes y controvertidas de las realizadas después de la revolución. La participación fue del 85 por ciento de la población, la mayor en la historia del país. El presidente Mahmud Ahmadinejad fue elegido para su segundo mandato con el 63 por ciento de los votos, mientras que Mir Hussein Musavi, representante del ala reformista, recibió el 33 por ciento.

No obstante, después de perder las elecciones, por primera vez un candidato rechaza abiertamente el veredicto y desafía los resultados.

Por su parte, las protestas callejeras contra los resultados demuestran que una parte de la sociedad iraní no está satisfecha con las políticas del régimen. El 60 por ciento de la población es menor de 33 años, quien, en su mayor parte, ha crecido después de la revolución. Políticas represivas del sistema actual y las demandas de las nuevas generaciones son la parte más débil de la política iraní.

Las manifestaciones también reflejan el creciente descontento y la ira en contra de la élite y sus políticas restrictivas. Teniendo en cuenta que el candidato reformista, Musavi, contribuyó a la revolución, presentarlo como un candidato en contra del régimen es algo abierto a discusión. Sin embargo, a través de Musavi, lo que hemos visto es que Irán tiene un sistema político opresivo y restrictivo, y ahora, por lo menos entre las nuevas generaciones, se ha abierto un debate serio.

Desde la perspectiva de los equilibrios regionales, el resultado de las elecciones no espera poner algo nuevo en la política exterior iraní. No obstante, la victoria de Ahmadinejad podría legitimar indirectamente la falta de cooperación de las políticas de derecha del gobierno de Netanyahu, a quien Obama ha presionado para aceptar una solución de dos estados en Palestina.

Regionalmente, la más elemental necesidad de Irán es volver a abrir canales de comunicación entre los árabes y los iraníes, que se han polarizado después de la invasión estadounidense de Irak. Esta deberá ser una de las principales prioridades del segundo mandato de Ahmadinejad.

Desde los albores de la revolución iraní, los Estados de Occidente han interpretado cada pequeña acción de lucha en contra de aquella como el final de la misma. Los comentarios y la cobertura de las últimas elecciones iraníes en Occidente han demostrado una vez más este hecho. Quizás lo más interesante de este enfoque es que olvida que el candidato presidencial Mir Hussein Musavi fue primer ministro de Irán durante los años más críticos de la revolución iraní, entre 1980 y 1989. En general, lo que Occidente olvida frecuentemente es que Irán tiene una única estructura política, cuyo sistema se basa en la filosofía chiita y la pérdida del imam (líder religioso).

Según la interpretación del ayatolá Jomeini, durante la espera del regreso del duodécimo imam, el sistema político de Irán ha debido regirse por Velayeti Fakih, un grupo de líderes religiosos. Como varios observadores han destacado, el verdadero poder en Irán está en manos del líder religioso ayatolá Jamenei, jefe del Estado iraní, cuyo poder e influencia en la política iraní son inimaginables en Occidente. Decisiones importantes sobre el futuro de Irán no pueden tomarse sin la aprobación del líder religioso. Esta es la cara oculta del sistema político de Irán.

Las elecciones generales en Irán ciertamente han provocado algunos debates internos y externos. Pese a esto, no se ha abierto una nueva época en materia de política exterior, ni se ha producido un cambio radical en el sistema político. Sin embargo, los cambios en la política regional y mundial exigen a Irán volver a equilibrar sus intereses y una reinterpretación de acuerdo con el nuevo entorno internacional. En lo que nos tenemos que enfocar es en cómo los presidentes de Occidente podrían responder a las políticas de un presidente iraní con el cual no quieren trabajar.

* Estudiante de doctorado en la Universidad de Sevilla (España) y estudiante visitante en la UPB-Medellín.

Nota: Muchos gracias a Carolina ZUÑIGA GOMEZ por su ayuda al editar del lengua del articulo.

SEÇİM SONRASI İRAN

Iran After Elections

Mehmet OZKAN

Perspektif, July 2009

Otuz yilin sonunda bile hala 1979 yilinda gerceklesen devrim sonrasi Iran`a nasil bakilmasi gerektigi sorusu hala hem batida hem de doguda gercek bir yanit bulmus degil. Bunda her ne kadar batili devletlerin Iran`a gormek istedikleri pencereden bakmalarinin etkisi kadar, Iran`a onyargi ve red edici bir gozle bakan Arap devletleri haricindeki islam dunyasi da devrim sonrasi Iran`ina sahiplenici bir psikolojiyle bakmaktadir. Bu durum her Iran`da yapilan her secim sonrasi yapilan tartismalarda kendisini gostermektedir. 12 Haziran´da yapılan ve İran devriminden sonra yapılan en ilginç ve tartışmalı devlet başkanlığı seçimi olan 10. Cumhurbaşkanlığı seçimleri bu durumu yeniden gozler onune serrmistir. Temel olarak iddialı iki adayın yarıştığı ve katilim oranının %85 civarında ve hayli yüksek olduğu seçim sonucunda, İran devlet başkanı Mahmud Ahmedinejat oyların %63´ ünü alarak yeniden devlet başkanı seçilmiştir. Reformcu kanadın temsilcisi olarak gösterilen Mir Hüseyin Musavi ise oyların %33’ünü alarak seçimden ikinci çıkmıştır. Bu yazıda İran seçimlerinin iç siyaset, bölgesel ve küresel açıdan genel bir değerlendirilmesi yapılacaktır.

İran`daki 12 Haziran seçimleri bir kaç açıdan devrim tarihinin en ilginç seçimi olmuştur. Seçim sonrası kaybeden Musavi´nin seçimlerin sonucunu kabul etmeyeceği yönündeki açıklamaları bir ilktir. Aynı şekilde caddelerde seçimi protesto etmek amacıyla yapılan gösteri ve yürüyüşlerin yoğun bir şekilde yaşanması toplumsal kaynamanın küçük de olsa yansımaları olarak görülmelidir. Nüfusunun %60´i 33 yaşından küçük olan ve son derece genç ve dinamik bir nüfusa sahip olan İran´da devrim sonrasında yetişen neslin devrimin baskici ve ozgurlukleri sinirlayici boyutunu tartismaya acmasi, aslinda Iran siyasi rejiminin en zayif halkasindan birisidir. Sah Riza Pehlevi`nin baskici rejimine karsi yapilan Iran devriminin, baskici bir rejime donusmesi Iran siyasi sisteminin en buyuk acmazi olarak gorulmelidir. Bu durumin degistirilmesi ve ozgurluk alaninin genislemesi talepleri her secimde kendisini yeni bir yapi icerisinde yeniden dillendirmektedir. Son seçimde bu talepleri açıkça destekleyen bir adayın varlığı tartışmaya açık olsa da, son dört seçimdir her gecen gün dozunu artıran ve yönetici elitin baskici uugulamalarina yönelik oluşan tepki bu seçimde Musavi üzerinden kendisini göstermiştir. Musavi´nin devrim tarihindeki geçmişi itibariyle rejim karşıtı bir tavrının olacağı tartışmaya açık olmakla beraber ortada var olan bir gerçek İran sisteminde özgürlüklere yönelik baskıcı ve sınırlayıcı politiklerin artik en azından genç nesil arasinda ciddi sekilde tartışmaya açıldığıdır.

Bölgesel dengeler acısindan İran´in son yıllarda devam ettiği politikaların genel olarak onumuzdeki donemde de devam edeceği beklenilmelidir. Fakat İrandaki seçimleri uluslararası alanda sert çıkışlarıyla tanından Ahmedinejat´in tekrar kazanması İsrail´de iktidarda bulunan aşırı sağcı Netanyahu hükümetini barışa zorlama girişimlerini sınırlayabilir. Obama tarafından açıkça zorlanan Netanyahu hükümeti özellikle İran´in nükleer silah edinmesine karşı olarak uluslararası alanda oluşturmaya çalıştığı baskıyı artırarak bir nevi gündemi kendi üzerinden İran üzerine aktarabilir. Bölgesel anlamda acil ihtiyaç olan en temel ilişki Araplar ile İranlılar arasında iletişim kanallarının yeniden açılmasıdır. Özelikle Irak işgali sonrasında oluşan kutuplaşmaya yönelik çözüm bulma çabaları ve ihtiyacı bölgesel anlamda Ahmedinejat´in ikinci döneminde en önemli gündem maddelerinden birisi olarak görülmelidir.

Batili devletler Iran devrimini ilk baslarda ozgurlukleri yukseltecek ve Sah tarafindan getirilmis sinirlamalarin kalkmasi olarak yorumlamisti. Ayetullah Humeyni`nin beklenenden daha popular oldugunun farkina varilmasindan sonra batili yaklasim icsellestiri olmaktan ziyade dislayici bir egilim gostermistir. Iran devriminin ta basindan beri batili devletler uzerinde yarattigi sokun bir yan etkisi olarak, batili devletler son otuz yildir Iran`da yasanan kucuk bir rejim karsiti kipirdanmayi devrimin sonunun geldigi seklinde yorumlayagelmislerdir. Son secimlerin batili devletler nezdindeki yorum ve degerlendirmeleri bu sintomun kucuk bir yansimasi olarak gorulmedir. Belki bu yaklasimin en ilginc tarafi batili devletler tarafindan rejimi degistirecekmis havasiyla sunulan baskan adayi Mir Hüseyin Mosaviエnin devrimin en ateşli yılları olan 1980-1989 arasında hem de devrim lideri İmam Humeyniエnin yaşadığı dönemde başbakanlık yapmış olmasıdir.

Genel olarak batinin ve dogunun yanıldığı temel nokta İranın her açıdan kendine özgü bir siyasi yapıya sahip olduğunu unutmaktır. Iran kokleri shia felsefesine dayanan ve kayip imam inancinin derin etkilerini tasiyan bir siyasi sisteme sahiptir. Ayetullah Humeyni`nin Sia felsefesinde yaptigi yeni yorumlamaya gore, kayip onikinci imamin geri gelmesinin beklenildigi sure boyunca Iran`da siyasi sistem Velayeti Fakih denilen atanmis bir dini liderler grubu tarafindan yonetilmelidir. İranı yakından takip eden bir çok gözlemcinin çok defalar vurguladığı gibi İranda gerçek güç Velayeti Fakih`in basi Ayetullah Hamaney`in elinde toplanmış olup, devlet başkanlarının göreceli olarak yetkileri ve etkisi batılı kontekste bilindiginden çok daha azdır. Ülkenin kaderini belirleyici bir çok kararın dini liderin onayı olmadan uygulamaya konulamayacağı Iran siyasi sisteminin gorunmeyen gerçeğidir.

Yeniden secilen İran devlet başkanı Ahmedinejat gorev yaptigi son dort yilda izlediği medya siyaseti itibariyle son derece sert ve radikal söylemleri olan birisi olmasina rağmen, ayni zamanda devrim tarihinde yeni seçilen bir Amerikalı meslektaşını kutlayan ilk lider olarak tarihe geçmiştir. Obamaya yazmış olduğu uzun mektup ve önerdiği muhtemel işbirliği talepleri İran devrimi tarihinde yeni bir safhayi ve dunya ile entegre olmanin artik rejimin siki muhafizlari tarafinda bile kabul edildiginin gostergesidir. Yeni donemde Iran icin en onemli nokta Iran`in dunya ile entegrasyon taleplerine karsilik ve batili devletlerin Iran uzerinde nukleer enerji sorunu dolayisiyle ulusturdugu baskinin nasil dengelenecegidir.

En genel anlamda İran seçimleri getirdiği iç ve diş tartışmalarla birlikte devrim tarihinde yeni bir çığır açtıysa da İran dış politikası acısından radikal bir değişiklik getirmedigidir. Fakat, bölgesel ve küresel düzlemde değişen dengeler gereği İran`ın kendi çıkarlarını yeniden yorumlayıp ona göre bir siyaset izleyeceği fakat ozunde eski politikalarinda bir degisiklik yapmayacagi vurgulanmalidir. Yeni donemde yakindan izlenilmesi gereken asil nokta batıli devletlerin hiç istemedikleri bir liderin politikalarına yeni donemde nasıl bir karşılık verecekleridir.

Medellin-Kolombia
12 Haziran 2009

Verändert die Hamas das Gleichgewicht im Nahen Osten?

Mehmet OZKAN

Perspektif, Juni 2009

Im Allgemeinen widmeten sich US-Präsidenten in ihrer zweiten und letzten Regierungsperiode dem Nahostproblem. Sie bemühten sich eine Lösung für den Palästina-Israel Konflikt zu finden, was ihnen aber entweder aufgrund von Zeitmangel oder einer ungünstigen politischen Lage nicht gelang. Daran hat sich in den letzten 40 Jahren so gut wie nichts geändert.

Im Unterschied zu seinen Vorgängern erweckt Barack Obama den Eindruck, als würde er sich unmittelbar nach dem Wahlsieg dem Palästina-Problem zuwenden. Die Ernennung eines Nahost-Sonderbeauftragten und die kontinuierlichen Besuche nach seinem Wahlsieg sind Signale einer neuen Nahost-Politik. Parallel zu diesen Entwicklungen durchläuft der Nahe Osten verschiedene Phasen der Veränderung und Umgestaltung. Insbesondere der Angriff Israels auf Gaza und der nachfolgende Regierungswechsel in Israel sind jedoch Hindernisse für Friedensversuche. Doch die zunehmende Befürwortung der Einbeziehung der Hamas in den Friedensprozess, die ihre Legitimität auf regionaler und internationaler Basis immer weiter bestärkt, stellt eine positive Entwicklung für den regionalen Frieden dar.

Der Angriff Israels auf Gaza im Januar 2009, der im gewissen Sinne dem Scheitern der bisherigen Nahostpolitik der Internationalen Politik gleichkommt, erfordert eine neue Herangehensweise. Der israelische Angriff erfolgte gleichzeitig mit dem Regierungswechsel in den USA, sodass Obama seine Aufmerksam schon sehr früh dieser Region schenken konnte und nochmals die Notwendigkeit einer Zuwendung auf diese Region auf die Tagesordnung bringen konnte. Im Rahmen dieser Entwicklungen zeigten sowohl die EU als auch die Vereinten Nationen erneut Interesse für diese Region, um eine Basis für Friedenslösungen zu schaffen. Der Knackpunkt dieses Problems ist, dass ohne die Unterstützung der USA der Erfolg von Friedensbemühungen sehr gering erscheint. Diese Tatsache gibt den internationalen Institutionen und Organisationen zunächst keine andere Möglichkeit als die Haltung Obamas bezüglich des Konfliktes abzuwarten. Für den neuen Präsidenten der Vereinigten Staaten, Barack Obama, der die Trümmer Bushs säubern und der Weltordnung im Namen der Vereinigten Staaten eine neue Legitimitätsbasis geben möchte, stellt der Palästina-Israel-Konflikt einen wichtigen Indikator für seinen Erfolg dar. Aufgrund der vorrangigen Notwendigkeit, die Beziehungen zum Irak und Afghanistan sowie die transatlantischen Beziehungen und das Verhältnis zu Lateinamerika auf eine neue legitime Plattform zu verschieben, bedeutet jedoch, das Obama und sein Team, die Überlegungen für nachhaltige Lösungsansätze für das Palästina-Israel-Problem erstmal auf Eis gelegt haben.

Die größte Ironie des Gaza-Krieges ist die Novellierung des Gleichgewichts innerhalb der Region. In einer Phase, in der die Legitimität der Hamas in Palästina stieg und die Einbeziehung dieser Partei in die Friedensverhandlungen angestrebt wird, wurde die Regierung der rechten Likud Partei übergeben. Die Koalitionsregierung des Ministerpräsidenten Netanyahu mit der rechtsradikalen ParteiYisrael Beiteinusowie die Benennung des Parteichefs der rechtsradikalen Partei Yisrael BeiteinuLiberman zum Außenminister schwächten die Friedenshoffnungen im Nahen Osten. Auch wenn Benjamin Netanjahu mehrere Male seine Bereitschaft zu Friedensverhandlungen geäußert hat, wird die Ernsthaftigkeit und Aufrichtigkeit dieser Äußerungen von vielen internationalen Beobachtern infrage gestellt und nicht für ehrlich befunden. Trotz alledem ermöglicht die neue Situation der israelischen Regierung, die Ernsthaftigkeit ihrer Absichten unter Beweis zu stellen.

Zu den Lehren des Gaza-Kriegs zählt unter anderem, dass ein Frieden ohne die Einbeziehung der Hamas unmöglich ist; vor allem angesichts des regionalen Gleichgewichts. Diese Ansicht teilt auch die Weltöffentlichkeit, was das Scheitern der Isolationspolitik gegenüber der Hamas angeht, die sich nach ihrem Wahlsieg im Jahre 2005 trotz dieser Politik zu behaupten versucht. Die seit fünf Jahren andauernden Bestrebungen, die Hamas auszugrenzen und zu schwächen sind nicht nur erfolglos geblieben, sondern haben ihrer Legitimität in der Region und in Palästinaeine neue Grundlage gegeben. Israels Versuch, die eigene Machtposition mittels Gewalt und Zerstörung des Gazastreifens, welches unter der Kontrolle der Hamas ist, zu festigen, hat der Legitimität der Hamas neue Wege eröffnet. Während die Türkei und Katar die Legitimität der Hamas akzeptieren, musste die Arabische Liga in seiner Geschichte zum ersten Mal offiziell zwei geteilte Sitzungen durchführen. Die Verhandlungen über den Waffenstillstand fanden zwar in Ägypten statt, sind aber durchaus nicht Ergebnis der ägyptischen Bemühungen, das sich qua Einfluss und Macht gerne als vermittelndes Land gesehen hätte.

Die Legitimation der Hamas nach dem Krieg bewirkte nicht nur die Entstehung einer neuen Atmosphäre auf internationaler Ebene, sondern auch auf regionaler Ebene in Palästina. Insbesondere die Akzeptanz der Meinung, dass ohne die Existenz der Hamas ein Frieden nicht möglich ist, löste erneut Diskussion über die palästinensische Einheitsregierung aus. In diesem Rahmen fahren die Verhandlungen in Ägypten fort und der palästinensische Präsident gab sein Amt auf, um diesen Friedensprozess zu beschleunigen. Auch wenn bis jetzt keine konkreten Ergebnisse erzielt worden sind, sollte die berechtigte Teilhabe der Hamas an den Verhandlungen als ein entscheidender Faktor für den regionalen Frieden aufgefasst werden.

Für den Frieden zwischen Israel und Palästina sind drei entscheidende Faktoren ausschlaggebend:eine gerechte Weltöffentlichkeit sowie eine gerechte USA; eine den Frieden anstrebende israelische Regierung; eine Einigung zwischen den palästinensischen Gruppen. Diese drei Faktoren haben den Friedensprozess bisher immer beschleunigt und zu Ergebnissen geführt. In Zeiten, in denen einer dieser Faktoren ausfiel, zeigten die Friedensinitiativen keinen Erfolg. Im Vergleich zu früheren Phasen zeigt die internationale Weltöffentlichkeit eine eher positive Haltung. Palästina durchläuft eine Genesung, aber neben der neuen Hoffnung gibt es keine ernsthaften Veränderungen. Der wichtigste Akteur, die israelische Regierung, die die Friedensbemühungen in eine sehr positive Richtung lenken kann, scheint eher eine distanzierte Haltung eingenommen zu haben, was das größte Hindernis für die Friedensverhandlungen darstellt.

Trotz der positiven Entwicklungen ist nach Ansicht vieler Analytiker die Lösungsfindung für den Palästina-Israel-Konflikt heute genauso schwer und kompliziert, wie früher. Die Einbeziehung der Hamas scheint für kurzfristige Friedensinitiativen nicht effizient zu sein, die Entwicklung als ganzes gilt aber als nachhaltige Friedensinvestition. Zu welchen Ergebnissen eine Nahostpolitik mit der Hamas in Palästina führen wird, wird die Zukunft zeigen. Zumindest kann man sagen, dass neue Perspektiven aufgezeigt wurden.

http://www.igmg.de/nachrichten/artikel/veraendert-die-hamas-das-gleichgewicht-im-nahen-osten.html