For my academic writings, please consult:
http://works.bepress.com/mehmetozkan/

June 23, 2009

Hamas Ortadoğu'da Dengeleri Değiştiriyor mu?

Is Hamas changing the balance of power in the Middle East?

Mehmet OZKAN

Perspektif, Haziran/June 2009

Genel olarak Amerikan devlet başkanları seçildikleri ikinci ve son dönemlerinde yoğunluğu Ortadoğu`ya vererek özellikle Filistin-İsrail Sorununda bir çözüm bulmak için çaba sarf etmişlerdir. Kimileri zaman yetersizliğinden kimileri ise bölgedeki siyasi yapının barış eğilimli olmamasından dolayı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Bu durum son kırk yıldır hemen hemen bütün Amerikan başkanlarının paylaştığı ortak bir noktadır. Diğerlerinden farklı olarak Amerika’nın yeni Başkanı Barack Obama seçilir seçilmez, Filistin-İsrail meselesine ilgi gösterecekmiş gibi gözüküyor. Obama'nın özel bir Ortadoğu temsilcisini hemen ataması ve seçilmesi sonrasında temsilcinin bölgeye yaptığı ziyaretler bölgeye yönelik yeni bir siyasetin sinyalleri olarak yorumlanmaktadır. Tüm bu dış gelişmelerle birlikle Ortadoğu bölgesi de kendi içinde çeşitli değişim-dönüşüm süreçlerinden geçmektedir. Özellikle İsrail`in Gazze’ye yönelik saldırısı ve sonrasında İsrail'de yaşanan iktidar değişikliği, barışa yönelik adımlara yeni bir engel olarak görülmektedir. Bununla beraber meşruiyetini bölge ve küresel aktörler gözünde artıran Hamas’ın barış görüşmelerine katılmasının istenmesi bölge barışı için önemli bir gelişme olarak görülebilir. Bu yazıda temel olarak bölgesel ve küresel değişmeler bağlamında Filistin-İsrail sorunu ve Hamas'ın geleceği değerlendirilecektir.

Ocak 2009`da yaşanan ve uluslararası sistemin Ortadoğu’ya yönelik politikalarının çöktüğünün bir nevi ilanı olan İsrail'in Gazze saldırısı, bir kaç açıdan bölgedeki domino taşlarını yeniden düzenlemeyi zaruri kılmıştır. Amerika`daki başkanlık değişimiyle aynı ana denk gelmesi, yeni Başkan Obama'dan bölgeye yönelik erken ilgisini çekmiş ve bir nevi uluslararası toplumun acilen bölgeye yönelmesi gerektiği fikrini bir kez daha gündeme getirmiştir. Bu gelişmeler çerçevesinde gerek Avrupa Birliği gerekse Birleşmiş Milletler yeni barış girişimleri için altyapı yapma açısından bölgeye yeniden ilgi göstermişlerdir. Fakat burada üzerinde durulması gereken temel nokta, Amerika'nın desteğini almadan herhangi bir barış girişiminin başarı şansının az olduğudur. Bunun farkında olan birçok uluslararası kurum ve kuruluş, Amerika'nın yeni Başkanı Obama'nın tavrını beklemeye çekilmiştir. Bush'tan geriye kalan enkazı temizlemek ve Amerika adına dünyada yeni bir meşruiyet zemini kurmak isteyen Obama için Filistin-İsrail sorunu önemli bir gösterge olacaktır fakat Irak, Afganistan, trans-atlantik ilişkileri ve Latin Amerikayla ilişkileri meşru zemine çekme girişimlerinin öncelik ve aciliyeti, Obama ve ekibinin Filistin-İsrail sorununa yönelik kalıcı bir yaklaşım getirmelerini doğal olarak geciktirmiş gözükmektedir.

Gazze savaşının ortaya çıkardığı en büyük ironi bölgedeki dengeler üzerinde yaptığı değişikliktir. Filistin de Hamas'ın meşruiyetini artırdığı ve barış sürecine çekilmeye çalışıldığı bir süreçte savaş sonrasında yapılan İsrail seçimlerinde Sağcı Likud partisi iktidara gelmiştir. Likud lideri Başbakan Netanyahu`nun aşırı sağcı İsrail Evimiz partisiyle iktidar ortağı olması ve dışişleri bakanlığı koltuğunu İsrail Evimiz partisi lideri Liberman'in üstlenmesi, birçok açıdan Ortadoğu’daki barış umutlarının bitmese bile zayıfladığı şeklinde yorumlanmışdır. Her ne kadar İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu Filistinlilerle görüşmeye hazır olduğunu bir kaç kez uluslararası topluma ilan etse de, bu söylemin ciddiyeti ve samimiyeti birçok uluslararası gözlemci tarafından sorgulanmakta ve ciddi bulunmamaktadır. Fakat herşeye rağmen önümüzdeki süreç İsraildeki yeni iktidar için en iyi test ve yargılama aracı olacaktır.

Gazze savaşının bölgesel dengeler açısından yaptığı en büyük ‘katkı’, hem bölgesel hem de uluslararası aktörlerin de anladığı gibi Hamas’ın olmadığı bir süreçte barışın imkânsızlığıdır. Uluslararası toplumun buna kani olması aynı zamanda 2005 yılında seçimi kazanmasına rağmen yoğun bir izolasyon ve dışlama sürecine karşı varlığını sürdürmeye çalışan Hamas'a karşı uygulanan politikanın iflas etmiş olmasıdır. Yaklaşık beş yıldır uygulanan dışlama üzerinden Hamas`ı değiştirme siyaseti başarılı olmadığı gibi birçok açıdan ters tepmiş ve aksine Hamas’ın bölgede ve Filistin içinde meşruiyetini tescillemiştir. Gazze savaşı sırasında İsrail Hamas`ın kontrolünde bulunan Gazze bölgesinde ciddi yıkım ve katliamla kendi varlığını Hamas üzerinde kabul ettirmeye çalıştıysa da, bu durum Hamas’ın meşruiyetini artıran bir sürece yol açmıştır. Türkiye ve Katar, Hamas’ın uluslararası meşruiyetini açıkça savunurken, Arap Ligi tarihinde ilk defa resmi olarak bölünmüş ve iki grup halinde ayrı toplantı yapmak zorunda kalmıştır. Mısır her ne kadar savaşı durdurmak için en çok çaba gösteren devletmiş gibi gözükse de ateşkes görüşmelerine ev sahipliği yapması sahip olduğu güç ve etkiden öte, varılan bir uzlaşmanın sonucu olmuştur.

Hamas’ın savaş sonrası meşruiyeti sadece uluslararası toplum ve bölgesel devletler düzeyinde değil aynı zamanda Filistin içinde yeni bir atmosferin doğmasına yol açmıştır. Özellikle uluslararası toplumun Hamas olmadan barışın olamayacağı fikrini benimsemesi sonucunda Filistin birlik hükümeti tartışmaları yeniden alevlenmiştir. Bu çerçevede yapılan görüşmeler halen Mısır'da devam etmekte olup, bu çabanın bir parçası olarak Filistin başbakanı süreci kolaylaştırmak adına görevinden istifa etmiştir. Şu ana kadar yapılan görüşmelerden herhangi net bir sonucun çıkmadığı tahmin edilmekle beraber, Hamas’ın sürece dâhil edilmeye başlanması bölgesel barış açısından önemli bir adım olarak görülmeli ve sürdürülmelidir.

Muhtemel bir Filistin-İsrail barışı için temel olarak üç etkin taraf olmazsa olmazdır: adil olması gereken bir uluslararası toplum ve Amerika, barış isteyen bir İsrail hükümeti ve Filistinli gruplar arasındaki birlik. Her ne zaman bu üçlü bir araya gelse barışa yönelik girişimler artmış ve az da olsa sonuç alınmıştır. Fakat bu üçlü ayaktan bir tanesinin kırık olduğu bir süreçte barış girişimleri bir nevi ölü doğmuş proje girişimlerinden öteye geçmemektedir. Şu anki durum itibariyle uluslararası toplum ayağı, önceki dönemlere göre biraz da dengeli bir bakış açısı ile bakarak pozitif bir sinyal vermektedir. Olayın Filistin ayağı kendisini toparlamakta ve ileriye yönelik umutlar vermekler beraber ciddi bir yeni durum ortaya çıkmamıştır. Şu an itibariyle muhtemel barış girişimlerinin en önemli ayağı olan İsrail diğer iki ayaktan farklı olarak ters tarafa kaymış gibi görünmekte ve bu durum muhtemel barış girişimlerinin önündeki en büyük engel olarak durmaktadır.

Tüm bu pozitif gelişmelere rağmen birçok gözlemciye göre bugün hala Filistin-İsrail sorununa bir çözümün bulunması en az önceki dönemler kadar zor ve uzaktır. Fakat Hamas gibi son derece önemli bir aktörün sistem içine çekilmeye çalışılması yakın süreçte barış girişimleriyle sonuçlanmasa da uzun vadeli olarak bugünlerde yapılan en uzun süreli ve kalıcı barış yatırımı olarak görülmektedir. Hamas`lı bir Filistin ve Ortadoğu’nun bölgeyi nasıl bir sürece çekeceğini zaman gösterecek olmakla beraber, en azından yeni ufuk ve umutlara kapı araladığını söylemek mümkündür.

April 2009
Medellin- Kolombia

March 25, 2009

NASIL BİR DOĞU TÜRKİSTAN STRATEJISI?

What Kind of Strategy for Eastern Turkistan (XinJiang)?

Mehmet OZKAN

Perspektif, Nisan/April 2009

Doğu Türkistan meselesi belki de İslam dünyasında duygusallığın yüksek fakat gerçekliğinin son derece az olduğu ve bu sebeple de ‘gerçek’ anlamda ihmal edilen nadir sorunlardan birisidir. Batı’da bile Doğu Türkistan üzerine çalışan, okuyan ve yazan çok az kişinin olduğu düşünüldüğünde, bu durumun konunun entelektüel düzeyde bile incelenmeye değer görülmediğinin küçük bir yansıması olarak görülmelidir. Doğu Türkistan diasporasının bir çok Avrupa ülkesinde ve Türkiye'de örgütlenmiş olmasına rağmen konu üzerinde neden izah edici, söz söyleyici ve hatta belirleyici bir söylem üretemedikleri sorusu önümüzde cevap verilmesi gereken hayati bir soru olarak durmakla beraber, bu yazıda temel olarak Doğu Türkistan meselesini siyasi ve stratejik bir konsepte yerleştirerek bir bakış açısı yakalanmaya çalışılacaktır.

Doğu Türkistan Sincan şehri başkent olmak üzere Çin'in kuzey-batısında buluna ve yaklaşık 20 milyon Müslüman’ın yasadığı tahmin edilen bölgenin adıdır. Bölgede son yıllarda Çin`in uyguladığı Çinlileştirme politikaları sonucu bölgeye birçok Çinli yerleştirilmiş ve Çin demografik olarak bölgenin bağımsızlık ihtimalini düşürmek için özellikle bölgeye gidecek Çinlilere karsı bir ‘pozitif ayrımcılık’ politikası izlemektedir. Ayni şekilde bölgede yasayan Müslüman-Uygur Türklerine karsı hem bir ‘negatif ayrımcılık’ politikası uygulamakta hem de başka şehirlere göç etmek isteyenlere de zimmî olarak izin vermektedir. Doğu Türkistan bölgesi, siyasi örgütlenmenin yasak olduğu, özgürlüklerin hemen hemen her anlamda sınırlandığı ve en önemlisi ekonomik olarak yasam şartlarının her gecen gün kötüleştiği bir geleceğe sürüklenmektedir. Doğu Türkistan, eğitim seviyesinin düşüklüğü ve her gecen gün yaşanan ‘beyin göçü’ sayesinde geleceği belirsiz ve hatta asimilasyon sureciyle karsı karsıyadır. Ana hatlarıyla bu şekilde özetlenebilecek Doğu Türkistan meselesini güncel siyasi kontekste oturmak hem bölgeyi daha iyi anlamak hem de geleceği üzerine düşünmek için en temel yol olarak görülmektedir. Her meselede olduğu gibi Doğu Türkistan konusu küresel, bölgesel ve Çin'in iç işleri acısından ele alınması gerekmektedir.

Küresel anlamda Doğu Türkistan meselesine herhangi bir ilginin olmadığı yukarıda belirtilmişti, fakat sorunun geleceği acısından daha da vahim olanı bölgede bir sorun yokmuş gibi davranılmasıdır. Akademik ilgisizliğin yanında siyasi ve ekonomik ilgisizliğinde her gecen gün derinleşmesi Doğu Türkistan`in geleceğini bir nevi Çin'in eline bırakmaktan başka bir şey değildir. Küresel anlamda ilgisizliğin kuskusuz en temel sebebi herhangi bir uluslararası kurum, kuruluş ya da devletin Çin'i karsısına almak istememesidir. Özellikle küresel olarak ekonomik anlamda etkisini her geçen gün arttıran Çin, birçok devlet tarafından potansiyel yatırımcı ve projelere destekçi olarak görülmektedir. Konunun bir diğer boyutu ise meseleye son yıllarda artan söylem olan ‘terörizm’ üzerinden yaklaşılmasıdır. Amerika ve Avrupa’nın bile konuyu bir insani hakları meselesi olarak değil fakat küçük bir iç terörizm meselesi olarak görmesi 11 Eylül sonrasi (t)üretilen söylemin Doğu Türkistan üzerindeki tipik bir yansımasıdır. Küresel anlamda Doğu Türkistan meselesiyle ilgilenmek, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, doğrudan Çin'le ilgilenmek ve hatta onu karsısına almaktır. Hem İslam dünyasındaki hem de batıdaki karar alma merkezlerindeki ilgisizliğin temel sebebi Çin`in önlenemeyen yükselişi mitine karsı beslenen ‘korku’ ve biraz da bilgisizlikten kaynaklanmaktadır.

Bölgesel acıdan konuya yaklaşıldığında olayın iki temel boyutu vardır: adlandırma ve Çin zihniyeti. Bölgenin ‘Doğu Türkistan’ olarak adlandırılması ister istemez ‘Bati Türkistan’ neresi sorusunu gündeme getirecek ve ‘Bati Türkistan’ın bağımsız olduğu günümüzde ‘Doğu Türkistan’ın da bağımsız olmasının normal ve doğal görüldüğü bir zihni zaruriyete yol açmaktadır. Özellikle bölgede yasayan ve de diasporada bulunan Uygurların bu adlandırmada ısrar etmeleri, doğruluğu ve yanlışlığı bir tarafa, ciddi şekilde Uygur nesillerinin zihni inşasında önemli rol oynamaktadır. Bu zihni/psikolojik altyapıyla büyüyen nesillerin bağımsızlık taleplerini her geçen gün daha güçlü dillendirmeleri, ‘bağımsızlık’ harici çözüm yollarını tıkamaktadır. Ayni şekilde Çin zihniyetinin olaya yaklaşımı da bölgede Çin egemenliği haricinde bir çözüm yolunu taa en başından tıkamaktadır. Çin zihniyeti ve isimlendirmesinde bölgenin adi Xin Jiang 新疆 yani ‘yeni sınırbölgesi/alanı’dır. Özellikle yeni vurgusu, korunmasi, muhafaza edilmesi ve hatta özel ilgi gösterilmesi gereken bir yer anlamında kullanılmakta ve Çin zihniyeti için burası son derece önemli görülmektedir. Dolayısıyla bu şekilde bir zinhi yaklaşımın bölgede yükselen bağımsızlık taleplerine karşı sert ve son derece acımasız davranması beklenilen bir durumdur.

Doğu Türkistan meselesinin Çin'in iç siyaseti acısından analizi bölgenin geleceği için önemlidir. Çin son yıllarda her yıl yaklaşık %12 civarında bir büyüme ile dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi konumundadır. Çin`in her geçen gün dünya sistemine entegre olduğu günümüzde Çin'i Çin Komünist Partisinin mi yoksa uluslararası sistemin mi yönetti aslında temel bir sorudur. Çin küresel açılmayla beraber bir iç dönüşüm yaşamakta ve bu doğal olarak geleneksel sistem ve değerlerde ciddi çatlamalara yol açmaktadır. Dışarıya çok yansıtılmasa da bu durum Çine iç işlerinin yeniden organize etmek gibi tarihi bir yük getirmekte ve Çin'in bütün enerjisizini iç işlerine harcamasına yol açmaktadır. Özellikle ekonomik ve siyasi idare sisteminin tartışıldığı günümüzde Çin, temel olarak sahip olduğu üç sorunla yüzleşmeyi mümkün olduğunca ertelemeye çalışmaktadır: Tayvan, Tibet ve Doğu Türkistan sorunları. Çinli yöneticilerin dikkat dağılımı ve manipülasyon olarak kullanılabilecek bu üç soruna karşı yaklaşımları doğal olarak çok sert ve şiddet içerikli olmaktadır. Çin`in günümüzdeki uluslararası sisteme entegrasyonu devam ederse, Çin'in iç siyasi yapısında belirli bir dengeye ancak 15–20 yıllık süreçte gelebileceği ve ancak bu süreçten sonra Doğu Turkistanla beraber Tayvan ve Tibet meselesiyle ilgileneceği beklenilmelidir. Bu ilgilenme sorunları bir şekilde kalıcı çözüme kavuşturmak şeklinde olacaktır, ki bu bölgelerin tam entegrasyonundan bağımsızlığına kadar her opsiyonu içerisine barındırmaktadır. Bu açıdan bakılınca Doğu Türkistan meselesinde yakın gelecekte bir çözüm beklemek hayal gibi gözükmektedir. Fakat uluslararası toplum ve özellikle de İslam dünyasına bu tarihi süreçte son derece önemli bir rol düşmektedir. Sosyal ve bireysel özgüvenin azaldığı, eğitimsizliğin ve fakirliğin kendisini her geçen gün öne çıkardığı Doğu Türkistan bölgesi için bugün yapılabilecek en mantıklı/kalıcı çözüm sadece Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı sloganı arkasına sığınmak değil, orta vadede sorunun nihai çözümüne katkı yapacak temel göstergeler üzerine çalışmaktır. Sivil Toplum örgütleri ve firmaların bölgede yapacakları projeler hem bölgedeki ‘özgüven’ ve ‘sosyal bilinci’ geliştirecek hem de orta vadede Çin'e karşı gücünü artıracaktır. Özellikle eğitim amaçlı yurtdışına çıkan birçok Uygur'un bir daha geri dönmedikleri göz önünde bulundurulduğunda, sivil toplum örgütlerinin bölgedeki yapacakları projeler daha da önemlidir. Yeni nesil liderlerin yetişmesi ve beyin göçünün engellenmesi bölge için hayati önem taşımaktadır. Ayrıca bölge hakkında bilgisizliğin ilgisizliğe yol açtığı günümüzde, Çin’in iç ve küresel konumu düşünüldüğünde, Sivil Toplum örgütlerinin Doğu Türkistan ile dünya kamuoyu arasında köprü olmaları acil bir zaruret olarak görülmelidir.

19 Şubat 2009
Medellin- Kolombiya

February 9, 2009

GAZZE`DEN DÜNYAYA: YANKILAR VE YANSIMALAR

(From Gaza to the World: Repurcussions and Resonances)

Mehmet OZKAN

Perspektif, Subat 2009

Soğuk savaş sonrasında yaşanan iki savaş kadar Müslümanlar ve uluslararası düzen arasındaki ilişkiyi net bir şekilde özetleyen hiç birsey yoktur: 1990`ların başında yaşanan Bosna savaşı ve 22 gün sonunda nihayet sona eren 2009 Gazze savaşı. Bu iki savaşın Müslümanlar üzerinde bıraktığı etki anlaşılmadan oluşum surecinde olan yeni uluslararası sistem anlaşılamayacağı gibi, yine bu iki savaşın İslam dünyasında bıraktığı psikolojik ve sosyal yıkımı tamir etmeden Müslümanların dâhil olduğu bir uluslararası sistemi kurmak da neredeyse imkânsızdır. İslam dünyasının büyük güçlere, uluslararası örgütlere ve en önemlisi kendi liderlerine isyan ettiği ve onların meşruiyetini yeniden sorguladığı son Gazze savası hem uluslararası sistem açısından hem de İslam dünyasının kendi iç dinamiklerinde yol açacağı muhtemel yıkım ve arayışlar çerçevesinde özel bir önem arz etmektedir. Bu yazıda temel olarak Gazze savaşının küresel güçler, İslam dünyası ve Ortadoğu bölgesi açısından genel bir değerlendirmesi yapılacaktır.

Küresel açıdan Gazze savaşının ortaya çıkardığı temel öğe büyük güçlerin ve de uluslararası örgütlerin mesele İsrail olunca olaya tamamıyla duygusal yaklaştıkları ve bunun bir yansıması olarak da uluslararası sistemdeki mekanizmaların tıkanmasıdır. Son donemin şahin gücü Rusya sadece yaşanan bu insanlık dramını sessizce izlemeyi tercih ederken geleceğin supergücü olarak görülen Çin cılız bir açıklama ile olaya yaklaşmıştır. Avrupa Birliği donem başkanı Çek Cumhuriyetinin durumu İsrailin kendini savunması olarak gören açıklaması sadece Çek Cumhuriyetinin acemiliği ya da iş bilmezliğiyle izah edilemez. Bu aslında Avrupa Birliğinin Yahudilere karşı hala bir suçluluk psikolojisi ile hareket ettiğinin en kritik donemde bile barizce açığa çıkmasından başka birşey değildir. Küresel güç Amerika ve Asya’nın devlerinden olan Hindistan olayı teröre karşı savaş olarak görürken, Japonya ise klasik dünya olaylarına yönelik ilgisizliğini bir kez daha ortaya koymuştur. Gazze savaşı bir nevi dünyadaki tüm güç odaklarının yakın bir çıkarlarının olmadığı bir durumda nasıl davranacaklarını gösteren bir turnusol kağıdı görevini görmüştür. Uluslararası sistem acısından bu savaşın en temel çıktısı İslam dünyasının özellikle Bosna savaşından sonra zaten güvenini her gecen gün kaybettiği küresel sistem ve kurumlara olan güvenin en dibe vurmuş olmasıdır. Ki bu durum küresel bir düzen kurmayı hem zorlaştıracak hem de daha uzun bir süre belirsizliklerle boğuşacağımızın göstergesi olarak görülmelidir.

Gazze savaşı İslam dünyasının herhangi bir hayati konuda bile kendi kendine hareket edebilme yetisini yitirdiğinin bir göstergesi olarak tarihe geçecektir. Venezuela devlet başkanı Chavez`in bile İsrail ile diplomatik ilişkileri kestiği bir dönemde İslam dünyasından sadece cılız tepkiler ve hatta İsraile gizli destek imalarının basına yansıması İslam dünyasında uzun süredir var olan ‘sokak’ ve ‘saray’ arasındaki meşruiyet gerilimini hat safhaya çıkarmıştır. Sokaklarda binlerce insanın lanet okuduğu İsrail`e devlet kanadından hemen hiç bir tepkinin gelmemesi onların sadece güçsüzlüğüyle izah edilemez. Her ne kadar fikri olarak ne yapılması gerektiği konusunda kafalar karışık olsa da verilen tepkilerin bile Amerika ile ilişkileri gözeterek ortaya konması İslam dünyasının psikolojik zayıflığı yanında kendi hayati çıkarlarını bile korumadan aciz kaldığının göstergesidir. Sadece Türkiye`nin yoğun caba gösterdiği fakat sonuç alamadığı bu donemde Arap dünyasında yapılan gösterilerde ‘Erdoğan`a selam’ sloganlarının atılması aslında ‘liderlik kriz anında test edilir’ deyişinin Arap sokaklarında bulduğu yankının yansılamalarından başka birsey değildir. 57 üyesi bulunan İslam Konferansı Örgütü kınama açıklamalarının yanında birsey yapamadığı gibi, Arap Ligi kendi arasında görüş birliğine dahi varamamış ve Suudi Arabistan, Mısır ve Urdun gibi devletler Arap Ligi zirvesine katılmayı bile red etmiştir. Körfez İşbirliği Örgütü etkili bir açıklama yapmadığı gibi Katar dışındaki körfez devletleri de bu donemde daha çok sessiz kalmayı tercih etmişlerdir. Temel olarak Gazze savaşının ortaya çıkardığı nokta İslam dünyasının düşünülenden de zayıf olduğu ve kendi öz çıkarlarını bile savunmaktan aciz olduğudur. Ortaya çıkan başka bir nokta ise halk ile idareciler arasındaki uçurumun artık dayanılmaz bir safhaya geldiği ve bu durumun sosyal patlamalara yol açabileceğidir. Bu açıdan İslam dünyasındaki haklar nezdinde nasıl ki Bosna olayı hala hafızalardan silinmemiş ise Gazze olayı da benzer bir etkiyle insanların olaylara bakışını şekillendirmeye devam edecek ve birçok sosyal çıktılara yol açacaktır. Tüm bunların yanında Gazze savaşı Müslümanların dikkatini dış düşmanlara değil artık içerdekilere yöneltmiştir. Özellikle 11 Eylül olaylarından sonra ortaya çıkan ve daha çok Amerikan karşıtlığı olarak kendisini ifade eden öfke bu savaştan sonra artık içeriye ve de İslam dünyasındaki liderlere yönelecektir. Bu süreç yeni bir iç muhasebenin yollarını açacak ve yaklaşık sekiz yıldır Müslümanların dışarıya bakarak bir nevi nadasa bıraktıkları iç sorunlarıyla yeniden yüzleşmelerinin yolunu açacaktır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın Gazze savaşının yaşandığı dönemde Müslümanlar halklar Bosna savasındaki döneme nazaran çok daha güçlü ve etkilidirler. İslam dünyasında var olan yardım kuruluşlarından derneklere, araştırma merkezlerinden yeni yetişen iş adamlarına kadar İslam dünyasındaki sivil öğeler belirli bir birikime zaten sahip olup, Gazze savaşı bu birikimin yeniden nasıl ve ne şekilde degerlendirilebilecegiyle alakalı yeni tartışmaları ve stratejileri gündeme getirecektir.

Gazze savaşının kısa ve yakın vadede en büyük etkisi Ortadoğu bölgesinde hissedilecektir. Bunun bir sebebi savaşın bu bölgede olması ise diğer ve daha etkili sebebi savaşın ortaya çıkardığı gerçekler açısından bölgenin kaderini değiştirme gücüne sahip olmasıdır. Herşeyden önce Arap devletlerinin zayıflığını ortaya koymasının yanısıra aslında yıllardır var olan fakat bir türlü kendini ifade etmeyen Arap dünyasındaki ‘derin’ bölünmeyi de ortaya çıkarmıştır. Bu bölünme çeşitli zamanlarda kendini çeşitli şekilerde ifade etmiştir. Örneğin 1960`larda Nasser liderliğindeki Pan-Arabizme karsı İslamcılığı gündemde tutmaya çalışan Suudi Arabistan`in izlediği siyaset ya da 1980`larda bu defa Mısır ve Suudi Arabistan`in İran`a karşı izlediği yıkıcı siyaset yıllardır Arap dünyasında var olan ‘soğuk savaş’ın yansımalarıydı. Gazze savaşı sonrasında ise yine bu soğuk savaş kendisini acık ve net bir şekilde göstermiştir. Önceki dönemlerde çeşitli siyasi söylemlerle gizlenilen bu ayrışma son dönemde keskinleşmiş ve derinleşmiştir. Suudi Arabistan ve Mısır`ın Katar’ın başkenti Doha`da yapılan Arap Birliği toplantısına katılmamaları kendilerinin öncülük ettiği kurumlara bile artık sahip çıkmadıklarının bir göstergesi olmasının yanında artık ayrışmayı gizleyecek bir durumun olmadığının gostegesi olmuştur. Artık Arap dünyasındaki ayrışma bir nevi İsrail yanlıları ve karşıtları seklinde kendini göstermiştir. Özellikle savaş boyunca kilit bir konumda bulunan Mısır`ın Refahtaki sınır kapısını açmaması İslam dünyasında infial denilebilecek bir tepkiye yol açmış ve gündem bir anda İsrail`den Mısır`a dönmüştür. Hemen hemen her yerde yapılan protestolarda İsrail ile Mısır`ın yan yana gösterilerek protesto edilmesi ve bir nevi Mısır`ın da baş suçlu olduğunun vurgulanması ilginç bir not olarak tarihe geçecektir.

Ortadoğu acısında bu savaş Araplar arasındaki bölünmeyi keskinleştirmiş ve bölgede yeni gelişmelere de kapı aralamıştır. Özellikle Mısır`da bir grup üst düzey subayın Mübarek`i eğer İsrail ile işbirliğine devam etmesi halinde darbe yapacakları seklinde tehdit etmesi yanında yine bir grup askerin refah sınır kapısından içeri giren Filistinlileri engelleme görevini red etmeleri sosyal düzeyde yaşanan infialin bürokrasi düzeyine de yansıması olarak görülmelidir. Yine aynı şekilde hemen hemen hiç bir şekilde Mısırda İsrail`e karsı protesto gösterisi yapılmasına izin verilmemesi Hüsnü Mübarek ve diğerlerinin küçük bir protesto eyleminin rejimin yıkılmasıyla sonuçlanacağından korkmasından kaynaklanmaktadır. Her ne kadar 22 gün suren savaş şimdilik sona ermiş olsa da Ortadoğu bölgesi açısından iki temel sonuca yol açacaktır. Mısır`ın iç dinamiklerini harekete geçirmesi dolayısıyla Mısır iç siyasetini karıştırması kuvvetle muhtemel olan bir durum ortaya çıkarmasının yanısıra 2006 yılından beri Filistin meselesinde yaşanan açmazı da sona erdirmek için ümietleri yeniden yeşertmiştir. Özellikle son bir kaç yıldır Gazze`nin zaten açık bir hapishane olduğu dikkate alındığında taşların yerinden savaşla bile olsa oynatılması yeni ümitlerle beraber riskleri de beraberinde getirecektir. Sürecin risklerinin miminize edilerek ufukların yeşertilmesi süreci yönlendirecek aktörlerin zamanla alacağı pozisyonla alakalı olup zaman gösterecektir.


18 Ocak 2009
İstanbul- Türkiye

December 24, 2008

OBAMA-İRAN DANSI

(DANCES OF OBAMA-IRAN)

IGMG Perspektif, January/Ocak 2009

Mehmet OZKAN

Kasım ayında yapılan Amerikan seçimleri her ne kadar gerçek hayatta ciddi bir devrim yapmamış gibi gözükse de aslında zihinlerde önemli bir devrim yaptı. Düşünülmesine bile ihtimal verilmeyen hem siyah hem de daha dört yıl önce kimsenin tanımadığı Barack Obama Amerika’nın 44. Devlet Başkanı oldu. Kimilerine göre Obama Amerika’nın son şansıydı çünkü Amerika son yıllardaki Bush politikalarıyla dünyadaki itibarını kaybetti. Bir diğer nokta ise Amerika’nın yeninden yapılandırılması ya da Amerikan rüyasının yeniden canlandırılmasıydı ki, bu noktada da Obama’nın seçilmesi Amerika için yeni bir şans olarak görülüyor. Aslında Amerika’da temel olarak bir çok konuda taktiksel düzeyde farklılıklar olsa da stratejik anlamda siyasi partiler çok fazla farklı düşünmezler. Amerikan tarihinde stratejik kararlar alma ancak tarihî açıdan dönüm noktasında başkanlık edenlere nasip olmuştur. Soğuk savaş sonrasında uluslararası sistemde oluşan yeni durumun gereği olarak ortaya çıkan “Stratejik kararlar alabilme” şansını hem Clinton hem de Bush iyi kullanamadı. Şimdi onların bıraktığı miras ve tarihin getirdiği yükümlülükler Obama’nın omuzunda. Onun alacağı kararlar ya Amerikan rüyasının sonuna ya da yeniden doğmasına yol açacak. Bu yazıda temel olarak Obama’yı bekleyen sorunlar ve opsiyonları üzerinde durularak önümüzdeki dönem için bir değerlendirme yapılacaktır.

İç politika anlamında Obama’yı bekleyen en büyük sorun kuşkusuz ki, ekonomik kriz. Fakat bu konunun küresel boyutları ele alındığı zaman aslında Amerika’nın en temel sorunlarının dış politikada olduğu görülecektir. İç-dış politika ayrımının artık anlamsızlastığı günümüzde Amerika’nın dış politika tercihleri hem firsatlar hem de sıkıntılar doğuracak ve Amerika’nın geleceğine yön verecektir.

Obama’yı dış politikada bekleyen temel olarak üç sorun var. Bu sorunların hemen hemen hepsi bir şekilde İran’a yönelik dış politika tercihleriyle doğrudan bağlantılı. Irak sorunu için İran, Rusya sorunu için Avrupa, ve Afganistan sorunu için Taliban en kilit aktörler. Ya Obama bunlarla doğrudan iletişime geçip sorunu çözmeye çalışacak ya da Bush idaresinin yaptığı gibi aktörleri kenara bırakıp sorunla uğraşacak fakat çözemeyecek. Uzun vadede Obama’nın başarısı ya da başarısızlığı bu üç aktör ile kuracağı ilişki ve bunlar etrafından şekillenen dünya siyaseti sonucunda belli olacaktır.

Son günlerde Amerika ve Irak arasında yapılan güvenlik anlaşmasının da işaret ettiği gibi Amerika’nın Irak siyaseti yeni bir merhaleye giriyor. Amerika yeni dönemde Irak sorununun çözümü için daha fazla enerji harcayacak. Artık uluslararası toplum Irak sorununun çözülmesi için İran’ın bir şekilde masaya getirilmesi gerektiğinin farkında ve bundan başka da bir alternatif yolun olmadığını görmüş durumda. Hem Irak’ın geleceği ile ilgili kararlarda hem de güvenlik konularında İran’ın, Irak’taki etkisini artık anlamayan kalmadı. Obama’dan öncelikli olarak -seçim kampanyalarında da vaad ettiği gibi- Irak sorununun çözümü ile ilgilenmesi beklenmektedir. İran devrim sonrası ilk defa yeni seçilen bir Amerika Başkanı’nı tebrik etti. Obama’nın yanıtının bir sonraki adımı belirleyecegi İran-Amerika ilişkilerinin geleceği aslında Irak’ın geleceği için en önemli ipuçlarına sahip.
Obama’yı bekleyen bir diğer hayatî sorun Rusya. Putin’in Devlet Başkanı seçilmesinden beri Rusya kendi yakın havzasında ve sonrasında da tüm Avrasya’da etkisini artırdı. Özellikle yeraltı kaynaklarının varlığı sayesinde yeniden kazandığı ekonomik üstünlüğünü siyasî arenaya da taşıdı. Avrupa’nın enerji güvenliği üzerinde tekel oluşturmus olan Rusya artık sessiz, olayları izleyen ve de en onemlisi 90’larda hissettiği zayıflık psikolojisinden uzak. Amerika’nın hata yaptığı her yerde ben varım demeye çalışan ve Gürcistan örneğinde olduğu gibi gerektiği zaman askerî güç kullanmaktan da çekinmeyen Rusya herşeyden önce uluslararası sistemde kendisine soğuk savaş döneminde olduğu gibi bir uluslararası statü ve etkinlik alanı istiyor. Özellikle bölgesindeki etkinlik alanına yapılan müdehaleler de çok hassas olan Rusya’nın agresif bir boyuttan çıkarılıp nasıl ve hangi statü de uluslararası sisteme entegre edileceği Obama döneminin önemli meselelerinden birisi olacaktır. Rusya sorununun çözümü bir boyutuyla Avrupa ile kurulcak yeni ve dengeli bir ilişki düzeyi ve bunun beraberinde getireceği uluslararası düzene bağlı. Diğer boyutu ise yine İran’ın uluslararası siteme entegre edilmesiyle doğrudan bağlantılı. Irak savaşından beri Avrupa dışlanmıslık psikolojisi çercevesinde yeni yapılanmalar içerisine girdi. Ama hem Amerika hem de Avrupa, Rusya ile tek başına mücadele edemeyeceğinin farkında. Yeni dönemde Amerika-Avrupa ilişkileri Rusya sorununun geleceğini belirleyecektir. Aynı şekilde dışlanmış bir İran, Avrasya bölgesinde Rusya’nın en önemli partneri olarak Batı’nın etkisinin minimuma indirildiği bölgesel bir düzen için çalışmaktadır. İran her ne kadar bu bölgesel düzende Rusya’ya göre etkisinin az olacağının farkında olsa da Batı tarafından sürekli dışlanan bir İran için başka bir alternatif de yoktur. İran Rusya ile biraz da zoraki bir ilişki içerisindeymiş görüntüsü vermektedir. Batı’nın İran’a yönelik siyaseti bu açıdan Rusya’nın geleceğı açısından önemlidir.

Obama için bir diğer nokta Afganistan ve Taliban’ın geleceğidir. Afganistan her ne kadar son dönemde dünya gündeminden düşmüş görünse de karar alıcıların öncelikli olarak ilgilendikleri bir mesele olarak hala önemini korumaktadır. Afganistan’ın geleceği Amerika için hem bir ülkenin yeniden yapılandırılması hem de bir fenomenin (terorizm) bitirilmiş olması açısından sembolik bir önem taşımaktadır. Fakat son yıllarda gün yüzüne çıkan en önemli gerçek şudur ki, Amerika ve Batı, Taliban karşısında ciddi irtifa kayıplarına uğramıştır ve Afganistan’daki durum aleyhte işlemektedir. Afganistan’ın geleceği bölgesel açıdan İran ile de yakından ilgilidir. Özellikle Afganistan’ın güney bölgesinde etkili olan İran’ın yapacağı küçük bir katkı hem İran tarafından düşman olarak görülen Taliban’ın etkisinin azaltılmasını hem de Batı’nın elinin güçlendirilmesini sağlayabilir. Afganistan konusunda Obama için en temel karar eğer klasik stratejiler işlemezse ortaya çıkacaktır. Taliban ile masaya oturulması hiç bir zaman tasvip edilmemesine rağmen son dönemde Amerika için bir çıkış yolu olarak görülmekte ve son hamle olarak saklanmaktadır. Siyasî ve psikolojik boyutlarıyla tamiri zor bir durum ortaya çıkarabilecek bir karar olan Taliban ile masaya oturma meselesi, Obama için önemli bir sınav niteleği taşır. Yine de burada vurgulanması gereken nokta, Rusya ve İran sorunlarını buyük oranda çözmüş bir Batı’nın Taliban konusunda elinin güçlenmiş olacağıdır.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, Obama ve Amerika için son derece önemli olan üç temel sorunun ve bu çercevede ilişkilerin yeniden düzenlenmesi gereken üç temel aktörün varlığı şüphesiz. Fakat bu aktörlerden bir tanesi, İran, son dönemde adeta Amerikan siyasetinin geleceği için merkezi bir konuma yükselmiş durumda. Dolayısıyla yeni Başkan Obama için de temel sorun İran sorunu olacaktır. İran Amerika’nın alacağı kararlarda kendisinin merkez olacağının fazlasıyla farkında ve Amerika ile işbirliğinin aslında hem Amerika’nın hem de İran’ın işine yarayacağı bilincinde izlenimini veriyor. İran nükleer silah geliştirme çabalarının uluslararası güçler tarafından engellenmemesi için Amerika’ya, Irak ve Afganistan’daki sorunların çözümünde yardımcı olmaya hazır, yani bir nevi kendince hayati olarak gördüğü çıkarını korumak ve sürdürmek istiyor. İşin özü yeni dönemde Obama-İran dansı uluslararası düzenin geleceğini belirleyeceğe benziyor.

18 Kasim/November
Istanbul-Turkiye

November 1, 2008

AMERİKAN SEÇİMLERİ NE KADAR AMERİKAN?

(HOW AMERICAN IS AMERICAN ELECTIONS?)
Mehmet OZKAN

IGMG Perspektif, Ekim 2008

Amerika'da Kasım ayında yapılacak olan devlet başkanlığı seçimleri beklide Kennedy’den beri amerikan seçimlerinin dünya çapında ve yakından takıp edilmesinin ilk örneği. Aslında küresel anlamda lider konumda bulunan amerikanın seçimlerinin dunyaca yakından takibinden daha net hiçbir şey amerikanın çarpıcı liderlik rolünü vurgulayamazdı. Küresel anlamda lider olmanın bir diğer öğesi olarak da Amerika ve Amerikan seçimleri, dünyadaki gelişmelerden doğrudan etkilenmektedir. Yani amerikan seçimlerinde her ne kadar sadece Amerikalılar oy kullanacak olsa da, binlerce kilometre uzakta meydana gelen her hangi bir olay da amerikan seçmenlerinin tercihlerini belirleme de önemli rol oynayabilmektedir. Bu yazıda genel anlamda amerikan seçimlerinin küresel boyutu olarak, Amerika dışında yaşanan gelişmelerin amerikan seçimlerine etkisi üzerinde durulacaktır.

Bir kaç yıl öncesine kadar her ne kadar amerikan devlet başkanı bir adayın Almanya’nın başkenti Berlin’de 200 binden fazla kişiye hitap edeceğini pek mümkün görmezken, aynı şekilde Rusya ve Gürcistan arasında yaşanan üç-dört günlük bir savasında Amerikalı seçmenlerin tercihinde belirleyici olacağına da olasılık verilmiyordu. Peki, ne oldu da beklenilmeyen/öngörülmeyen şeyler bir bir gerçekleşiyor?

Küreselleşmenin ticari anlamda hayatımızda yer etmesi 1990’lara ait bir fenomen idiyse, siyasi anlamda küreselleşme, yani insanların küresel olaylara ilgisinin artması, 11 Eylül saldırılarıyla hızlanmış ve Bush yönetiminin politikaları sonucu ise varlığını iyice hissettirmiştir. Irak savasına yönelik tepkiler, küresel alanda varlığını hissettiren G–8 karşıtı protestolar ve nihayetinde oluşmaya başlayan küresel sosyal hareketler aslında siyasal anlamda tüm insanlığın küreselleştiğinin temel göstergeleri olarak okunabilir. Bu durum dönüşümsel etkileri dolayısıyla varlığını uzun vadede fazlasıyla hissettirecek tarihi bir gelişmedir.

Kasım ayındaki amerikan seçimleri iste tam bu tarihi dönüşüm noktasında gerçekleşiyor. Artik küresel bir gücün o kürede yasayan insanları dikkate almadan onlara istediğini yaptırabilmesinin zorlukları her geçen gün kendini gösteriyor. Karşılıklı bağımlılık ilişkisinin bağlayıcılığı ve sınırlayıcılığı önümüzdeki yıllarda hem Amerika'nın hem de insanlığın opsiyonlarını belirleyecek. Bu acıdan amerikan seçimleri Amerika için dünya gücü unvanını koruyabilmesi acısında son derece önemli olsa da, aslında bu seçimin önemi Amerika'nın iç siyaseti ve ona etki eden dış gelişmeler acısından daha kalıcı.

Bugün Amerikan seçimlerine dış etkinin boyutları öyle bir noktaya geldi ki kısacık bir zaman diliminde kimin baksan olacağı sorusuna verilecek cevaplar değişebiliyor. Gürcistan-Rusya savasının hemen ertesinde güvenlik merkezli yaklaşımların tartışıldığı bir ortamda Cumhuriyetçi aday John McCain’in seçilme şansı yükselmişken, küresel ekonomik krizin derinleştiği ekim ayında halk faturayı Cumhuriyetçilere kesmiş durumda. “Ümit” vaadiyle yola çıkan Demokrat aday Barack Obama’nın en büyük şansı tam da seçim öncesi krizin derin bir şekilde hissedilmesi.

Tıpkı Amerikan dış politikaları gibi amerikan seçimleri de güvenlik ve özgürlük dağıtma üzerine kuruludur. Yerine göre güvenlik merkezli söylemlerin, yerine göre ise özgürlük merkezli söylemlerin arttığı Amerika’nın soğuk savaş’tan beri ve özellikle de 11 Eylül sonrası yaşanan en büyük gerilim birinin diğerine aşırı baskın çıkmasıdır. Güvenlik merkezli yaklaşımlar tek basına çözüm olmaktan cıkmış bugün amerikan dış siyasetinin en temel açmazı olmuştur.

Kasım seçimlerinde Amerika’da her kim başkan seçilirse seçilsin çözüme kavuşturulması gereken en temel mesele güvenlik-özgürlük dengesi olacaktır. Dış politikada hangisinin ağırlık kazanacağı meselesi basit bir dış politika seçiminden ibaret değil, Amerika'nın küresel dünyadaki etkisini ve aynı şekilde dış dünyanın Amerikanın iç siyaseti üzerindeki etkisinin de en temel belirleyicisi olabilir.

Adayların seçim kampanyalarında yaptıkları konuşmalardan muhtemel dış politika yönelimlerine yönelik bazı çıkarımlarda bulunmak mümkündür. Temel olarak McCain, Bush rejiminin biraz daha yumuşak formatta devamından yana iken, Obama sanki su anki var olan realiteleri yok sayarcasına iyimser ve ümitli bir dış politika vizyonu sunmaktadır. McCain’in Bush siyasetinin nasıl yumuşak bir versiyonunu oluşturacağı konusunda kafamızda soru işaretleri varsa, aynı şekilde Obama’nın yer yer aşırı optimist politikalarının nasıl uygulanacağı konusunda da düşünmek gerekir.

Seçim sonrası atmosferle ilgili olarak, özellikle de ekonomik krizin etkilerinden dolayı Amerika'nın bir sure içe kapanıp kendi güç temerküzünü yapacağını söylemek mümkündür. Özellikle her dış siyasetin bir mali çıktısı olduğu dikkate alındığında bu durum daha da önemlidir. Ayrıca Amerika üzerine çalışanların vurguladığı en temel nokta ekonominin amerikanın “yumuşak karnı” olduğu ve ekonominin kötüye gittiği bir ortamda amerikan halkını dış ilişkiler konusunda ikna etmenin zorluğudur. Zaten geleneksel olarak pek dış politikayı sevmeyen ve de ilgilenmeyen amerikan toplumu 11 Eylül sonrası tüm dünyaya paralel olarak siyasal anlamda bir küreselleşme sürecine girmiş olsa da, bunun ne kadar kalıcı olacağını ancak zaman gösterecektir.

Adaylardan Obama ya da McCain’den hangisi baksan seçilirse seçilsin Amerikanın Irak politikasında ilk yıllarında çekilme gibi radikal bir değişiklik beklememek ama bir dış politikayı yeniden yapılandırma surecine şahit olmak mümkün olacaktır. Afganistan hattında radikal bir stratejik değişiklikten ziyade, taktiksel bir değişiklik beklenebilir. Iran konusunda Obama daha liberal gibi görünse de Amerikanın Ortadoğu'da Yahudi ve Sünni Arap dostlarını nasıl ikna edeceği onu bekleyen en büyük sorundur. Rusya ve Çin konuları ise doğrudan Avrupa Birliği ile birlikte yeniden bir küresel strateji belirleyip belirleyemeyeceği ile doğrudan alakalı olup, Afrika’nın, eğer Çin ile rekabet süreci artmazsa yine Amerikan gündeminin alt sıralarında kalacağı tahmin edilebilir.

Secim sonrası Amerika’nın İslam dünyası ile ilişkileri kimin baksan seçildiğinden daha çok aslında kimlerin İslam dünyası konusunda baksana danışmanlık yapacağıyla ilgili olup, stratejik vizyonunu güvenlik merkezli tanımlayan danışmanların etkinliğinin artması Amerikanın İslam dünyası ile ilişkilerinde çok büyük bir değişiklik yapmayabilir.

Amerikan seçimleri sonrasında oluşacak Amerikan dış politikasını belirleyici olacak en önemli nokta psikolojik ortam olacaktır. McCain’in seçilmesi durumunda secim öncesi var olan psikolojik atmosferin çok değişmemiş olacağını öngörmek gerçekçi değilken, Obama’nın baksan seçilmesi durumunda bir sihir gibi atmosferin değişmesini öngörmek de hayali olabilir. Şimdilik beklemek ve seçim sonrasındaki oluşan yönetici ekiplere bakarak gelecek değerlendirmesi yapmak daha mantıklı görünüyor.

10 Ekim 2008
İstanbul

ZİMBABWE`DE MUGABE’NİN YAVAŞ ÖLÜMÜ

(SLOW DEATH OF MUGABE IN ZIMBABWE)

Mehmet OZKAN

ANLAYIS, Ekim 2008

Özellikle son bir kaç yıldır Afrika’daki en büyük sorunlardan birisi olan Zimbabwe sorunu gerek iç gerekse dış boyutuyla karmaşıklaşmış ve her geçen gün çözülemez hale gelmiştir. Fakat Güney Afrika Devlet Başkanı Thabo Mbeki`nin Afrika Birliği adına Mart 2008 seçimlerinden sonra arabulucu olarak yaptığı girişimler 15 Eylül 2008 tarihinde devlet başkanı ve ZANU-PF lideri Robert Mugabe ile muhalefet partisi MDC lideri Morgan Tisvangirai arasında varılan bir iktidar paylaşımı anlaşmasıyla sonuçlanmış ve ülkenin geleceği için ümitlerin yeniden yeşermesine yol açmıştır. Bu anlaşmanın geleceğe etkisini ancak onun ne kadar uygulanabilirliği belirleyecek olsa da bu anlaşma bölgesel ve küresel açıdan öneme haizdir.

Zimbabwe 1980 yılında İngiltere’den bağımsızlığını kazandığından beri Robert Mugabe devlet başkanlığı koltuğunda oturmaktadır. Mugabe 80’ler boyunca Afrika’da sömürge karşıtı hareketlerin kahramanı iken, 90’larda halkına verdiği sözleri yerine getirememesi sonucu eski itibarını yavaş yavaş kaybetmiştir. 2000’lere gelindiğinde ise Mugabe için zaman daralmış ve liderliği hem içeride hem de dışarıda eleştirilmeye başlanmıştır. İste bu noktadan sonra Mugabe agresif ve savunmacı bir tutumla seçimlere hile karıştırmaya ve beyazlar tarafından kontrol edilen arazilere el koymaya başladı. Bu tutum ciddi tepki ve izolasyonla sonuçlandı. Bu durumun sonucu olarak Zimbabwe ekonomisi çöktü, enflasyon milyonlara ulaştı ve ambargolar sonucu ülkede ürün bulunamaz oldu. Birçok insan ülkeyi terk ederek komsu ülkelere ya da Avrupa’ya göç etmek zorunda kaldı.

Güney Afrika’dan sonra bölgedeki en büyük devletin çöküşünü izlemekle yetinen Afrika ülkeleri, özellikle de Güney Afrika, “sessiz diplomasi” adını verdiği bir yöntemle Zimbabwe’deki iktidar ve muhalefeti bir araya getirmeye çalıştı. Bu anlaşma bu çabaların geç de olsa bir sonucu olarak görülebilir. Zimbabwe’nin ekonomik ve siyasi anlamda çöküşü bölgesel acıdan insan hareketliliğine ve bunun sonucu olarak çeşitli sosyal sorunlara yol açtı. Bugün yaklaşık dört milyon Zimbabweli Güney Afrika’ya göç etmiş bulunmaktadır, bu durum zaten iç sosyal dengesi yeteri kadar oturmamış olan Güney Afrika`nin sosyal dengesini de bozmaya başladı. Bir kaç ay önce Güney Afrika’da görülen yabancılara yönelik şiddet eylemleri aslında kökleri bulunan bir sosyal sorunun ülkeye komsu ülkelerden gelen aşırı gocun tetiklemesiyle ortaya çıkmıştır. Yine aynı şekilde Zimbabwe`nin ekonomik olarak çöküşünün maliyetini Güney Afrika ödemek zorunda kalmıştır. Gerek enerji yardımı gerekse ekonomik destek olsun hep Güney Afrika`da gitmek zorunda kalmıştır. Mart ayında yapılan son devlet başkanlığı seçimlerde Mugabe`nin secimi Tisvangirai’ye karşı kaybetmesine rağmen ikinci tura götürerek şiddet ve korku eylemleri sonucu kazanması artık bu sorunda bir sona gelindiğinin göstergesiydi. Eylül ayında yapılan iktidar paylaşımı anlaşması bu sürecin doğal bir sonucudur.

Küresel açıdan Zimbabwe sorunu doğrudan İngiltere ile ilgili olmakla beraber son yıllarda Afrika üzerinden Cin ve Batı arasında yaşanan rekabetin de bir öğesi olmuştur. 1980 yılında yapılan anlaşma gereği İngiltere maddi destekte bulunarak “gönüllü satıcı-gönüllü alıcı” usulü çoğunluğu beyazlar tarafından kontrol edilen tarım arazilerinin siyahlara transferi öngörülmüştü. Fakat İngiltere’nin bu konuda verdiği sözleri geciktirmesi, Mugabe için iç islerinde ciddi meşruiyet sorununa yol açmıştır.

İnsanlar 20 yıllık iktidardan sonra herhangi bir kalıcı arazi reformu görememişlerdir. Bu Mugabe`nin şiddet ve zor kullanma yoluyla biraz da İngiltere’ye mesaj vermek babından bazı uygulamalarına yol açmıştır. Bu durumu batının aşırı tepki vermesi sonucu, Mugabe batı ve özellikle de İngiltere ile ipleri koparmıştır. Batı bloğundan kopan Zimbabwe Çin ile ilişkilerini geliştirmiş ve birçok devlet isletmesini Çin’e devretmiştir. Her geçen gün ekonomik olarak Çin ile ilişkilerini geliştiren Zimbabwe, batının özelikle Afrika`da Çin nüfuzunun artmasını dengelemeye yönelik çabalarının bir parçası olarak eskiden dışladıkları Mugabe ile yeni iktidar paylaşımı anlaşması çerçevesinde tekrardan ilişki kurmaya yöneltmiştir. Her ne kadar AB ve Amerika yapılan anlaşma sonrası “bekle ve gör” stratejisi izleyeceklerini ilan ettilerse de anlaşmada çok büyük bir bozulma olmadığı takdirde Zimbabwe’ye özellikle ekonomik anlamda destek vermeye hazırdırlar. Yapılan anlaşma çerçevesinde ekonomi ilgili bakanlıkların batı tarafından desteklenen muhalefet partisi MDC tarafından kontrol edilecek olması batının ekonomik desteğinin anlaşmanın en önemli unsurundan birisi olduğunun göstergesidir.

İktidar paylaşımı anlaşmasının Zimbabwe iç siyaseti açısından sonucu Mugabe`nin sonunu ilan etmesidir. Her ne kadar halen devlet başkanlığı koltuğunda oturacak olsa da, bir iktidar paylaşımına gitmek zorunda kalmış olması hem başka bir alternatifinin kalmadığının hem de onurlu bir çıkış yolu arandığının işaretidir. Anlaşma gereği yaklaşık iki yıl sonra seçimler ve yeni anayasa yapılacaktır. Eğer muhalefet partisi MDC çok büyük bir hata yapmazsa seçimi kazanmaması için hiçbir neden yoktur. MDC’ nin seçimi kazanması ve ülkeye yönetmeye izin verilmesi yaklaşık otuz yılı bulacak olan Mugabe rejiminin sonunu getirebilir.

Tüm bu değerlendirmelere rağmen anlaşma gereği Mugabe orduyu, Tisvangirai ise polis gücünün kontrolünü elinde tutacaktır. Mugabe’nin ordu ile beraber, bürokrasi ve karar alma mekanizmasındaki etkisi düşünüldüğünde aslında MDC’ ye verilen rol son derece küçük gibi görülebilir. Fakat Mugabe’nin önceki politikalarına bakılınca bu durum aslında beklenenin de ötesinde bir paylaşımdır. MDC`ye özellikle ekonomik idarenin verilecek olması, aslında MDC`nin sadece uluslararası finansal destek için iktidar ortağı yapıldığı izlenimi de vermektedir.

Zimbabwe sorununun geleceğini zaman gösterecek olmakla birlikle eğer bu anlaşma basarı ile uygulanabilir ve ülkeye barış getirebilirse Afrika’nın güneyinde problemli olan son ülke de belli bir istikrar ortamına kavuşup bölgesel gelişme ve kalkınmanın onunu uzun vadede açabilir.

20 Eylul 2008 - ISTANBUL

September 18, 2008

TURKEY IN THE ISLAMIC WORLD: AN INSTITUTIONAL PERSPECTIVE

Mehmet OZKAN
Published in Turkish Review of Middle East Studies 18, 2007, pp.159-193.


INTRODUCTION

During the Cold War, Turkish foreign policy toward the Islamic world was affected by the Cold War environment and mainly security concerns. From World War II to the beginning of the 1960s, Turkey pursued a policy that was mostly defined within its western relations. During this period, for example, Turkey briefly followed an active foreign policy in the Middle East and tried to play leadership role in any organization that would help to create a link with the Western alliance. In this period, Turkish foreign policy was mostly western-oriented and based on securing itself from the Soviet threat. In 1960s and 1970s, however, the circumstances that had led Turkey to link its security interest completely with those of the United States underwent significant changes. The Cyprus crisis, the letter from President Johnson and the US arms embargo led Turkey to take new directions and investigate other options.

In this environment, Turkey developed its relations with the Third World countries and Islamic world in general, and with the Middle East in particular. Turkey showed more interest in Arab-Israeli issue and Middle East problems, but strictly followed its policy of non-interference in regional affairs. By the 1980s, Turkey’s Middle East policy had undergone significant changes. Thanks to the economic crisis of the late 1970s, Turkey modified its policy toward the region. This changing and developing of the economic relations had repercussions and, consequently, paved the way for new directions in political and social areas. The Gulf Crisis in 1990 indicated a turning point in its relations with the Middle East and Turkey has started to play an active
role in the region.

Full-text available:
http://obiv.org.tr/2008/TurkishReviewofMiddleEastStudies/PDF/MehmetOZKAN.pdf