For my academic writings, please consult:
http://works.bepress.com/mehmetozkan/

June 3, 2008

ALMANYA’NIN ORTADOĞU POLİTİKASI

Mehmet OZKAN
(THE MIDDLE EAST IN GERMAN FOREIGN POLICY: PAST AND PROSPECT)

Almanya 24 Haziran 2008 tarihinde Filistin-İsrail sorununa geniş kapsamlı bir çözüm bulmak amacıyla geniş katılımlı bir Ortadoğu Konferansı düzenliyor. Bu toplantı görünürde Filistin-İsrail sorununa çözüm bulmak amacıyla oluşturulan dörtlü grubun isteğiyle yapılıyor olsa da, gerek zamanlaması gerekse toplantının yapılacağı yer açısından bu görüntünün ötesinde anlam taşımaktadır. Bu anlamın ne olduğu ve uluslararası sistem açısında neyi ifade ettiği bu yazıda Almanya’nın Ortadoğu politikası perspektifinden ele alınacaktır.

Çok ileride yirminci yüzyıla bakanlar büyük ihtimalle dünya savaşlarını unutabilirler, fakat muhtemelen Hitler ve onun yahudilere yaptığı soykırımı hiç kimse unutmayacaktır. İşte bu tarihi olayın Almanlar için de unutulması ve sosyal hafizadan silinmesi öyle zor bir olaydır ki bu durum Almanlar için her zaman bir hayalet olarak varlığını hissettirmiştir. Almanyanın Ortadoğu politikasına genel bir göz atıldığında görülecektir ki, 19. yy sonlarında sömürgecilik yarışına diğerlerine göre geç giren Almanya yaklaşık yarım asır geçmeden varlığını daha çok dişarıdan ziyade Avrupa içinde hissettirmiştir. Bu durum Almanyanın gerek iki dünya savaşının çıkmasına yol açan eylemleri gerekse Hitler tecrübesiyle gösterilmiştir. Soğuk savaş öncesi Almanya’nın genel olarak aktif bir Ortadoğu politikası varken soğuk savaş döneminde çesitli sebeblerden dolayı enerjisini içeriye harcamıştır.

Almanya’nın soğuk savaş sonrası dönemde dünya siyasetinde etkisini arttırması kim ne derse desin 11 Eylül sonrasının ürünüdür. Irak savaşına Fransa ile birlikle yaptıkları ilkeli ve tutarlı karşıtlıkla beraber aynı zamanda Avrupa içinde tek bir dış politika fikrinin çıkmayacağını da ancak Amerika Irak işgali için destek aradığında gördüler. 11 Eylül sonrasında dünya siyasetinde gelişen olaylar ve özellikle de Amerikanın Ortadoğu ve İslam ülkelerinde kaybettiği prestij ve onun getirdiği boşluğu doldurmaya Almanya ve Fransa talip oldu. Fransa daha çok Akdeniz Birliği çerçevesinde kuzey Afrikayla ilişkilerini yeniden kurmaya çalışırken, Almanya kürt sorununa yaklaşımı ve AB üyeliği için izlediği ilkeli karsitlik acisindan Türkiye ile farklı bir ilişkiye girmeye çalışıyor. Hamas iktidara gelmeden önce Filistindeki demokratikleşme projelerini destekleyen ülkelerin başında yine Almanya gelmekteydi. Almanya Arap ülkeleri yanında İsrail ile de yeni bir ilişki sürecine girdi. Özellikle Angela Markel’in İsrailin kuruluşunun 60. yıl dönümünde tüm kabinesiyle beraber İsraile yaptığı ziyaret hem tarihi hem de konjektürel açıdan bir çok anlamı ifade etmektedir.

Tarihi açıdan Nazi geçmişi yüzünden Almanya İsrail ve yahudilerle hep kompleksli bir ilişki sürecine girmiştir. Bir yandan tarihin getirdiği utançlık ve bunun üzerine bina edilmiş bir İsraili toptan destekleme politikası aslında psikolojik olarak Almanyanın opsiyonlarını sınırlamaktaydı. Bu sınırlama sadece İsrail ile ilişkiler için değil aynı zamanda İsrail ile catışma halinde olan Arap devletleri ile ilişkileri de belirliyordu. Bu sınırlamanın kesin olarak kalktığına dair henüz bir imare yok ama gerçek şu ki Almanya İsrail özelinden başlayarak tüm Ortadoğu devletleriyle yeni bir tür ilişkiye girmek istiyor ve tarihin ipoteğinden kurtulmak istiyor. Almanya’nın bu yeni dış politika yaklaşımının temelleri dogrudan Almanyanın iç siyasetinde yaşananlarla bağlantılıdır. Genel olarak Batı Almanya kökenli olan Almanlar Nazi geçmişinden dolayı daha apolojetiktirler. Buna karşın Doğu Almanya kökenli olanlar Nazi geçmişi ve İsrail ile ilişkilere daha az apolojetik bakmaktadırlar. Bunun tam nedeninin ne olduğunu belirlemek ayrı bir araştırma konusu olsa da burada asıl vurgulanması gereken nokta Almanyanın birleşmesinden sonra Almanyanın Ortadoğu politikasının klasik Bati Almanların perspektifinden çıktığıdır. Dogu Almanya kökenlilerin Almayada daha çok siyaset yapımı sürecine katılması aslında Almanya’nın İsrail ve Nazi geçmişine yaklaşımında daha komplekssiz bir bakış açısını yakalamasına yardımcı olmaktadır. Dolayısıyla son yıllarda gelişen Almanyanın İsrail ile kurdugu ‘yeni’ dış ilişkilerine Dogu Almanya kökenli olan Angela Markel tarafından öncülük edilmesi hem önemli hem de manidardır.

İşte Almanya bu iç değişimin ve son yıllarda geliştirmeye çalıştığı yeni yaklaşımın bir parçası olarak 2008 Haziran ayında bir Ortadoğu Konferansı düzenliyor. Resmi olarak bu toplantı Amerika, Rusya, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler’den oluşan ve Ortadoğu dörtlüsü (Middle East Quartert) olarak adlandırılan grubun temsilcisi olan Tony Blair tarafından organize etmesi icin Almanya’ya rica edilmiş olsa da bu durumun hem stratejik hem de uzun vadeli açılımları vardır.

Stratejik olarak böyle bir toplantının Almanya ev sahipliğinde Avrupa’da yapılması 1990’ların başında Avrupa öncülüğünde başlatılan ve 1993’te Oslo Anlaşmasıyla sonuçlanan İsrail-Filistin görüşmelerinde oldugu gibi Avrupayı Ortadoğu sorununun çözümünde önemli bir aktor haline getirme sürecinin yeniden başlatılmasını amaçlar gibidir. Bu toplantının başarılı olup olmayacağını zaman gösterecek olsa da, burada vurgulanmasi gereken en temel nokta yaklaşık on-beş yıl sonra Avrupa Birliğinin Almanya öncülüğünde Ortadoğu sorunuyla yeniden ve yakından ilgilenmeye başladığının göstergesidir. Ayrıca bu toplantının Almanya öncülüğü ve ev sahipliğinde yapılması, Almanyanın son yıllarda her geçen gün pekiştirdiği ve derinleştirdiği Avrupa Birliği liderliği pozisyonunu daha da güçlendirmektedir.

Bu tür bir toplantının Almanyada yapılacak olması ayrıca Amerikan önderliğinde yapılacak herhangi bir toplantının çözüme ulaşmasının en azından görünüşte zor olduğunun göstergesidir. Amerikan Başkanı George Bush ve Dişişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın son bir yıldır Filistin sorununun çözümüne yönelik harcadıkları enerjinin etkili ve daha meşru bir güç öncülügünde devam ettirilmesi olarak da okunabilir. Gerek Irak savaşı gerekse başka politikaları yüzünde özellikle Amerikanın İslam dünyasında kredisini hızla kaybettiği şu günlerde, Filistin-İsrail sorununun çözümüne yönelik bir insiyatifin Amerika dışından ama aynı zamanda Amerikaya yakın bir güçten gelmesini de halkla ilişkiler mantığının bir gereği olarak okumak gerekir.

Haziran ayındaki toplantıya kimlerin katılacagi henuz bu yazının yazıldığı an itibariyle net belli degildir, ancak Suriye’nin barış sürecine ve toplantıya katılması için yoğun bir çaba harcandığı da bilinen bir gerçektir. Suriye’nin barış sürecine dahil edilmesi sadece barış sürecinin sağlıklı olması için istenmemektedir, aynı zamanda böyle bir durum hem oluşmuş olan İran-Suriye-Hamas ittifakını çözebilir hem de İranın bölgedeki nüfuzunu arttırma cabalarına küçük de olsa bir darbe olabilir. Bu açıdan Türkiyenin Suriye ve İsrail arasında yürüttüğü gizli arabulucuk rolü her ne kadar Türkiye açısından masumane ve barışa önemli bir katkı gibi görünse de bu çabalar Amerika ve batı tarafından farklı okunmakta ya da üzerine başka hesaplar yapılmaktadır.

Sonuç olarak küresel ve bölgesel güç dengeleri açısından kim ne hesap yaparsa yapsın ve de Almanya’nın düzenlediği bu toplantıdan ne sonuç çıkarsa çıksın, şu anki işlemekte olan süreç uzun vadede iki devletin Ortadoğudaki rolünü arttıracaktır: Almanya ve Türkiye.
15 Mayıs 2008
Orlando, Florida
US

March 19, 2008

A NEW APPROACH TO GLOBAL SECURITY: PIVOTAL MIDDLE POWERS AND GLOBAL POLITICS

Mehmet OZKAN
Published in Perceptions: Journal of International Affairs, Volume XI, Spring 2006, pp. 77-95.

Summary:
Unlike the Cold War period, in the post-Cold War era, there has been an inclination toward having an independent and active foreign policy from the regional power centres. By introducing a new power category in international politics, the pivotal middle power, this study argues that pivotal middle powers can play critical roles in establishing a new global world order, if they can act together in global politics focusing on case-tocase approach, in other words, niche diplomacy. Recently, the New Agenda Coalition (NAC) and India-Brazil-South Africa Dialogue Forum (IBSA)
have been the two examples of the niche approach from pivotal middle powers. The new activism of pivotal middle powers in post-Cold War global politics can be located in globalization and global world order context and in future, if successful, such initiatives could pave the way a new understanding of global politics especially with regard to economic and security issues.
Keywords:
World order, global security, pivotal middle powers, North-South relations, developing countries.
For full article:

REGIONAL SECURITY AND GLOBAL WORLD ORDER: THE CASE OF SOUTH AFRICA IN AFRICA

Mehmet OZKAN
Published in Research Journal of International Studies, Issue 5, May 2006, pp.79-99.

INTRODUCTION

When the Cold War ended, starting with ‘the end of history’ and ‘the clash of civilizations’ theories, many discussions took place within academic and political circles about the prediction on how the future world order would look like. Although the global world order is something that everybody understands and uses in a different context, after 9/11 presumably there is a consensus about how to reach global world order: to make the world secure. Historically, societies experienced a global world order after each war, such as World War I and II. In a similar vain, in the past sometimes waging a war was regarded as the way to create a new order, after all the options resorted. However, after the 9/11 reaching a world order through war became less supported if at all. This could be seen as an ideological change, and one can attribute such a change to the proliferation of nuclear weapons, huge human disastrously results of any kind of war whether it is big in scale or small, and increasing terrorism that has been more visible in a global form after 9/11.

Bearing all in mind, this paper does not intend to analyse the current world structure, however it aims to investigate the connections between regional security and global world order by emphasising on the role of pivotal middle powers. It is important to note that any global order or disorder primarily affects the regions; nevertheless regional conflicts do not necessary have an
impact as strong as the global ones. In the beginning a new definition of power category in global politics, pivotal middle power, was followed by the section that deals with the role of South Africa in peacemaking and peacekeeping in Africa. Bringing South Africa to the spotlight, this paper will conclude with some comments on how such middle power can play key role in making a new world order, if only they could act together.
For full article see:

TURKISH ACTIVISM IN THE MIDDLE EAST AFTER THE 1990s: TOWARDS A PERIODIZATION OF THREE WAVES

Mehmet OZKAN
Published in Turkish Review of Middle East Studies 17, 2006, pp.157-185.

INTRODUCTION

The end of the Cold War led to fundamental changes in Turkey’s foreign policy in general. Ankara began to exert influence in Central Asia, the Black Sea region, the Caucasus, the Middle East and the Balkans. This was a major shift from Ankara’s previous policies of non-involvement. Contrary to the Cold War period, during which Turkey’s foreign and security policy was relatively circumscribed because of its role in the containment of the Soviet power, in the post-Cold War era, Turkey has experienced a sweeping enlargement of its external horizons. After the
Cold War, Turkey began to pay particular attention to regional cooperative security and multilateralism in foreign affairs.2 In this regard, Turkey initiated the establishment of Black Sea Economic Cooperation, and began to expand its political and economic ties with the newly established Turkic republics.

Although Turkey’s western orientation remained its first foreign policy priority objective, the end of the Cold War opened new opportunities to Turkey in further fields, and its relations with the countries in Balkans, Middle East and Caucasus developed. But policymakers in Ankara argued that the relations with these countries would not supersede Turkey’s relations with the West. An important shift occurred in Turkish foreign policy towards the Middle East in this period. During the Cold War years, Turkey generally preferred non-intervention in Middle Eastern affairs, but this policy changed dramatically when Turkey assumed a central role in the Gulf War. The Gulf War, coupled with the collapse of, the Soviet Union, brought key changes in Turkey’s understanding of the Middle East. Turkey started to be more assertive than before in dealing with the region.

However, the last decade of Turkey’s active involvement in Middle East has been contradictory, if not sometimes confusing. While Turkey supported the Coalition powers in the Gulf crisis, during the Iraqi War Turkey was one of the countries that had tried to stop the war. Turkey’s unexpectedly fast-growing close relations with the Israel at the end of the 1990s, however, seems to had been ignored after 2002, given the fact that Prime Minister Recep Tayyip Erdogan did not visit Israel until May 2005, and did not give the Israeli Foreign Minister an appointment when he visited Turkey. More to the point, although Turkey openly threatened to go to war with Syria in 1998, Syrian President Bashar Asad visited Turkey in 2004, the first of its kind in 65 years and Turkish President Ahmet Necdet Sezer reciprocated this visit in April 2005.

How can we explain all these confusing or contradictory approaches of Turkey to the Middle East? Or does Turkey indeed have a coherent Middle East policy? Or does Turkey act according to circumstances that occur from time to time?
For the full article :

KÜRESEL AÇIDAN KOSOVA`NIN BAĞIMSIZLIĞI:YENİ BİR DÖNEME DOGRU

Mehmet OZKAN
(INDEPENDENCE OF KOSOVO FROM GLOBAL PERSPECTIVE: TOWARD A NEW ERA)

Soğuk savaşın sona ermeye başlamasıyla başlayan Balkanlardaki tarihi hesaplaşma süreci bugün hala bitmiş değildir. Kosovanın 17 Şubat 2008 de bağımsızlığını ilan etmesi bu tarihi geçmişle yüzleşip sorunlara gerçekçi bir çözüm bulma sürecindeki son halkayı temsil eder. Balkanlar sadece tarihsel olarak çarpık çözümlerin sergilendigi bir bölge degildir aynı zamanda küresel güçlerin doğu-batı ve kuzey-güney geçişgenliklerinde merkezi bir konumu teşkil eder. Bu durum birinci dünya savaşının başlaması ve Sovyetlerin çökmesi örneklerinde görüldüğü gibi kadar orada yaşanan olayların dünya siyasetinde hep bir değişikliğin/dönüşümün önünü açmasıyla sonuçlanmıştır. Bu çerçevede Kosova`nın bağımsızlığını batılı devletlerın desteğiyle ilan etmesini bir kaç noktada ele almak gerekmektedir. Bu yazıda Kosova sorunu üç aşamalı olarak ele alınacaktır: Balkanlar, Avrupa ve küresel uluslararası sistem.

Balkanların gerçek tarihinin son onbeş yıldır yazıldığını söylemek herhalde pek gerçekdışı olmayacaktır. Balkanlar hem sahip olduğu çoklu etnik ve dini yapı dolayısıyla hem de tarih boyunca bir etkileşim merkezi olması sebebiyle özel bir konuma sahiptir. Balkanlarda Miloseviç önderliğinde Sırp milliyetçilerinin başlattığı ve temelde Balkanları bir etkileşim merkezinden çıkarıp hegomonik bir düzene dönüştürme projesi doksanlı yıllarda Bosna ve Kosova savaşları örnekleri dikkate alındığında pek de başarılı olmamıştır. Hala bir yerel hegemonya tehlikesinin bulundugu bir durum olan günümüzde kendisini zayıf hisseden her aktör, Bosnalılar ya da Kosovalılar, kendi özgün kimliklerini korumanın ancak bağımsız bir devlet kurmaktan geçtiğini yıllar önce anlamışlardı. İşte bu çerçevede Kosova`nın bağımsızlığı doksanlarda yarım bırakılan ve sorunları çözmekten ziyade donduran bir bakış açısının değiştiğini ve sorunlarla doğrudan ilgilenmeye başlanıldığının en temel göstergesidir. Kosova zaten 1999 sonrasında ekonomik ve güvenlik açıdan NATO ve Avrupa Birliği`nin desteğiyle ayakta duruyordu. Kosovalıların geçici Birleşmiş Milletler barış gücü pasaportu taşımaları bile Kosovalılar için Sırpların egemenliği altında yaşamanın artık mümkün olmadığının en temel kanıtıydı. Sırbistan ile yıllardir kağıt üzerinde belirtilen yasal bağımlılık dışında hiçbir gerçek bağlantısı olmayan Kosovalıların bağımsızlığını ilan etmesine Sırplarin bu kadar aşırı tepki vermeleri aslında 1999 yılında NATO`nun Belgrad`ı bombalamasına verilen gecikmiş bir cevaptan baska birşey değil. Bu çerçevede Amerika basta olmak üzere özellikle batılı elçiliklere zarar verilmesi 1999`de oluşan tepkinin başka bir yön üzerinden kendini ifadesidir. Balkanlar açısından Kosova`nın bağımsızlığı çözüm bekleyen bir sorunu daha çözmek ve barış için bir tuğla daha koymayı ifade eder. Aynı şekilde Sırpların diğer yaşanması gereken muhtemel bağımsızlıklar için nasıl ve ne şekilde bir tepki verebileceğinin de bir testinden ibaret.

Avrupa açısından Kosova`nın bağımsızlığı ve özellikle de bir çok AB ülkesinin Kosovayı hemen tanıması 1990`ların aksine Avrupalıların daha uzun vadeli ve stratejik düsündüklerinin de bir göstergesi. Balkanların bir geçiş bölgesi olduğu daha önce vurgulanmıştı. Balkanlardaki sorunların çözümü hem Avrupanın güvenlik sorunlarına bir nebze olsun çözüm getirecek hem de enerji güvenliğini saglayacaktır. Bugün üzerinde konuşulan bütün enerji hatları bir şekilde Balkanlardan geçmek zorundadır. Hergeçen gün enerjide Rusya`ya bağımlı olmaktan şikayet eden Avrupa için en sağlıklı yol enerji hatlarının çeşitlendirilmesidir. Bunun sağlanabilmesi için de Balkanların güvenli ve temel sorunlarından bir nebze de olsa arındırılmış olması bir ön şarttır. Bu açıdan bakıldığında Kosova`nın bağımsızlığını ilan ettiği dönemde Yunanistan ile Makedonya Cumhuriyetinin aralarındaki isim anlaşmazlığını çözmek için yoğun görüşmeler yapıyor olması, Balkanlardaki sorunlarla Avrupanın yüzleşmeye başladığının ve sorunların çözülmesine destek çıktığının göstergesidir. Kosova`nın bağımsızlığı hiç şüphesiz iki devletin desteği olmadan mümkün olamazdı. Bunlardan birisi küresel güç olan Amerika, diğeri ise Avrupanın lideri ve taşıyıcısı rolünü son yıllarda hızla kazanan Almanya. Tarihsel olarak Doğu Avrupa ve Balkanlar hep Almanyanın arka bahçesi olagelmiştir. 1990’larda Avrupanın Bosna ve Kosova savaşlarına sessiz kalmasının sebebi de aslında Almanyanın kendi iç bütünleşme sorunlarıyla uğraştığından konuyla ilgilenememesinin bir sonucuydu. Bugün Almanya hem birleşme sorununu halletmiş hem de ekonomik ve siyasi açıdan AB`nin lideri olduğunu kabul ettirmiştir. Kosova örneğinden başlayarak Avrupanın Balkanlardaki sorunlara kalıcı çözümler bulmaya başlaması Almanyanın yeniden liderlik konumuna gelmesiyle doğrudan bağlantılı olup, Berlin yeni oluşmaya başlayan dünya düzeninde kendi tarihi arka bahçesini sağlama alma niyetindedir.

Küresel sistem açısından Balkanlardaki olayların her zaman kilit bir rol oynadığı yukarıda vurgulanmıştı. Bu durum hem küresel düzen hem de küresel aktörler için geçerlidir. Küresel düzen açısından Balkanlar ve Doğu Avrupadaki devletlerin ya AB üyesi yapılarak ya da kalıcı çözümlere yönlendirilerek desteklenmesi küresel sistemin temel fay hatlarından birisini bitirmeye yöneliktir. Bugün için dünyada bir çok fay hattı bulunmaktadır. Irak ve Filistin örnekleri son yıllarda hep gündemimizi işgal etse de asıl fay hatları Balkanlar, Orta Asya, Uzak Doğu ve Orta Afrika olmak üzere bir çok yerde her an çatışmayla ya da tehditlerle sonuçlanabilir. Küresel aktörler sorunlu olan ve kendileri için birinci derecede tehdit oluşturan bölgelerdeki sorunlarla birinci dereceden ilgilenirler. Kosova`nın bağımsızlığı yukarıda izah edildiği gibi hem enerji güvenliği hem de Balkanların Avrupaya yakınlığı dolayısıyla Batılı devletlerce desteklenmiş ve tanınmıştır. Kosova`nın bağımsızlığından iki grup devlet rahatsızdır. Birincisi İspanya, Çin ve Romanya gibi kendi içerisinde muhtemelen bağımsızlık talep edecek bir azınlığı barındıran devletlerdir. Bunlar Kosova örneginin bir uluslararası standart oluşturmasından ve yeni bir sınır çizme sürecinin başlamasından çekinmektedirler. İkinci grup devletler ise daha çok olaya küresel bakan ve Balkanlarda Avrupa ve Amerikanın etkisinin artmasını istemeyenlerdir. Rusya için yukarıda sayılan iki kategori de geçerli gözükebilir fakat Rusyanın sürece baştan beri karşi çıkması tamamıyla Balkanlarda kaybettiği irtifa ile açıklanabilir. Özellike Doğu Avrupadaki eski sovyet bölgelerinin tek tek Almanya ve AB`nin etkisi altına girmesi Rusya`nın tarihsel reflekslerini harekete geçirmekte ve emperyal bir güç gibi tepki vermesine yol açmaktadır. Aynı şekilde enerji ve güvenlik konularında Balkanların Avrupaya yapacağı pozitif katkı en temelde Rusyanın aleyhine işleyen bir süreci başlatacaktır. Bugünün küresel sisteminde temel siyasi çatışma alanı Avrasya ana kıtasıdır. Balkanlarda elini güçlendirmiş bir AB ve Amerika`nın Avrasyaya daha fazla ilgi göstereceğinin de farkında olan Rusya ve Çin aslında Şangay İşbirliği Örgütü üzerinden Avrasya kıtasında kurmaya çalıştıkları düzenin hiçbir şekilde rahatsız edilmesini istememektedirler. En nihayetinde Avrasyadaki egemenlik mücadelesinin ana konularından birisinin de enerji ve doğalgaz olduğu dikkate alındığında Balkanların önemi bir kez daha ortaya çıkar.

Sonuç olarak Kosova`nın bağımsızlığı bölgesel ve uluslararası düzende yeni bir sürecin başladığının göstergesidir. Bu hem Avrupa Birliği açısından hem de küresel aktörler olan Rusya ve Amerika için geçerlidir. Ne var ki bu durumun batılı devletler lehine bir kazanç olduğunun farkında olan Rusya`nın nasıl bir yanıt vereceğini ancak zaman gösterecektir. Türkiye açısından ise Balkanlara yeni bir dost ve güvenilir ülke gelmiş olup, Türkiye’nin zaten etkin olduğu Balkanlardaki etkisinin uzun vadede daha da artması beklenmelidir.

İstanbul- Türkiye
12 Mart 2008

February 29, 2008

'POCKET’ FREEDOM VERSUS ‘PACKED’ FREEDOM

3rd Place (500$ Prize)
The Winner of the 2007 Ibn Khaldoun Essay Contest
Atlas Economic Research Foundation
Washington, USA
(http://www.atlasusa.org/V2/main/new.php?new_id=1754)


‘POCKET' FREEDOM VERSUS 'PACKED' FREEDOM
Mehmet Ozkan

Today there is no doubt that Muslims and Islamic societies occupy a central place in global economy, international politics and debate on terrorism. Six out of eight strategically important straits for international trade have been controlled by Muslims.[1] Petrol, gas and some other energy needs of the world are mostly supplied by the Muslims states and thus making them central in almost every issue. In terms of being a global market and having the work-force, few can compete with Muslim countries. Maybe more than any time in history, Muslims and Islam is the main issue in diplomatic and academic circles with regard to terrorism, war and ‘clash of civilizations’. Then question is simple: with all those what are the Muslims societies’ contribution to global politics, debates, economics and culture? Are they only a passive receiver or an active contributor to newly emerging globalized culture? A simple answer, unfortunately, will be mostly negative. Then, why is it so? ‘What went wrong’ as some asked the correct question but answered in a very simple way? Drawing on Ibn Khaldun’s ideas, this piece will try to answer these questions in two fronts: domestic and international environment and try to make some humble concluding remarks.

According to Ibn Khaldun, the worldly-aim of human being is production. While some other elements are necessary for doing so, human capital is the key component. Human being needs to be productive for realizing his potential, but production does emanate mainly from work-force.[2] Ibn Khaldun argues that national division of labor opens the door for international division of labor, and the basis of the latter is not natural resources, but ability of its citizens. Therefore, the main source of production is productive work-force.[3] Richness and economic development of state (city in his terms) can be obstructed if its work-force is not qualified enough to be creative and productive. After 400 years such an approach was popularized by Adam Smith, who argued that richness of a country cannot be judged by its gold and silver reserves as mercantilists understood, but the degree of productivity of its work-force multiplied with the number of productive work-force.[4] Similarly in recent times, Michael Porter explained the Smith’s motion by narrowing it: competitive advantage of nations comes from the ability to innovate and upgrade.[5] Ideas that are indispensable for a creative innovation and thus economic development are most strikingly emphasized by others too. For example, Warsh makes the point that the accelerating element in economic growth is the ideas. Thus, governments’ main priority should not be taxing system and expenditure, but the projects that speed up the innovation and creativity in the society. [6]

Today, unfortunately, mostly repressive regimes exist in Islamic world. Such authoritarian regimes are fond of only controlling power and do not open any space in new ideas/thinking/creativity. In a sharp contrast with Ibn Khaldun, they see new ideas, perspectives and creations as a potential danger to their mere existence. Therefore, from school textbooks to media outlets, no opposition is allowed. Since they are regarded as potential danger, they are eliminated when they are nascent, if not born.

With regard to international economy, Ibn Khaldun argues that the value of a product is equal to that of labor it has. By such argument, he was not only the pioneer of value-labor theories, but also against the mercantilist perspective in essence. While he agrees that an advantage in foreign trade balance could contribute to the richness/development of a country, for him, the richness comes mainly from the ability of labor, not from natural resources, or gold and silver that a state has.

From this perspective one can make a striking observation on Islamic world. On the one hand, some of the Muslim countries enjoy having natural resources and think that they are rich. Especially Gulf States are prime example here. In material sense, they might be rich but in Khaldunian sense they cannot be classified as rich, as long as they are authoritarian in nature, thus preventing new ideas and creativity.

As mentioned, another sharp contrast, some states regard having oil and gas as their richness. Yes, this is true but only in material sense. Eliminating new ideas and creating a monopoly in thinking will keep the state rich as long as those states have natural resources. Indeed, this is temporary richness and whenever natural resources lasts, those state and society could be in a shocking decline and social turmoil.

According to Ibn Khaldun, state should be limited in its involvement in economic affairs. For economic development, a stable political environment and a limited government with only its role in defense, diplomacy and public finance is required.[7] The ruler of a country should not involve in business, because it damages the civilization and populations. It could prevent the ruler to be just and fair in involving economic issues and naturally such involvement makes ruler to involve economic affairs on behalf of his benefit.

Today in Islamic world, most of the state has absolute monopoly in economic affairs. Government is the only employer, and key player in economic field. Besides that, most of the rulers in Muslim countries have involved in business. Today’s globalizing world, economy and politics are so interlinked and cannot be separated easily. This makes the rulers in the Islamic world kept involved in economic affairs rather than trying his outmost to be a just and fair ruler above different players.

In world history, it does not really matter who rules the world or a state, but the crucial one is whose ideas rule the society. That is why in Islamic theology, there is no Islamic government proposed as fixed beforehand. All Islamic resources give some general ideas, values and understanding that could be institutionalized in different forms in different times in human history. Islamic societies need to have political and economic space (even in a limited form) to allow freedom in thinking and action.

Today in Islamic world in particular, there exists an alienated and excluded periphery that has almost no voice or influence in decision making process, along with an elite controlling everything, named as center. Turkey is no exception. A case can be made here for Turkey and some insights can be drawn from Ibn Khaldun’s thoughts and Turkish experience. In Turkey there was an absolute control of center on the state institutions until 1950 that automatically excluded periphery. However, there existed relatively independent state institutions that allowed periphery to keep in the system, be it through elections or otherwise.

Turkey’s acceptance of neo-liberal and free-market economic policies after 1980s actually has accelerated the periphery’s integration and pawed the way for the widening of the freedom in Turkey. This freedom took place and has still been taking place in several fronts. Economically, the historically disadvantaged, excluded periphery has gradually gained economic independence from the state through trade/business, because state was the only job-giver. With the creative ‘individualistic’ successes of Anatolian Tigers, as it called, periphery gained not only its economic independence and in turn power in society, but also mental freedom.[8]

If Turkey has grown in last six year approximately 7 percent each year, this is partly the result of newly emerging Anatolian creative and independent thinking business. Their import-export contribution to Turkish economy and their production has been essential. This is the result of free market economic policies after 1980s in Turkey and its influence on freedom and creativity. Even current ruling Justice and Development Party should be seen as the political repercussion of this increasing new elite/middle class from periphery.

In the Islamic world, no institutional structure that allows the periphery to have a “voice” exists, making them to resort violent most of the time. State institutions are under absolute control of autocratic regimes, in other words the center, similar to pre-1950 condition of Turkey. As seen in Turkish case, first an “opening up” of institutions strategy should be implemented, then gradually pushing toward a more accommodative center-periphery relation along with free-market economic policies in order to promote freedom. Therefore, as Brumberg[9] notes “for democracy [and freedom, MO] to have any hope in the Arab [Islamic, MO] world, it is not Islam to be fixed, but politics itself”. For this to be, free market policies could contribute in a way that it could open the way for having a creative and qualified labor, as Ibn Khaldun argued, as the centre of economic development.
................................

[1] See Ahmet Davutoglu, “The Clash of Interests: An Explanation of the World (dis)Order”, Perceptions: Journal of International Affairs, Vol 2, No 4, (Dec 1997-Jan 1998).
[2] Jean David C. Boulakia, “Ibn Khaldun: A Fourteenth-Century Economist”, The Journal of Political Economy, 79/5 (Sep-Oct 1971), p.1107.
[3] Ibn Haldun, Mukaddime, trans. Suleyman Uludag, 4th edition,Istanbul: Dergah Yayinlari, 2005, Vol 2, p.695.
[4] Adam Smith, The Wealth of Nations, New York: Modern Library, 1994, pp.3-13.
[5] See Michael Porter, The Competitive Advantage of Nations, London: Macmillan, 1990.
[6] See David Warsh, Knowledge and the Wealth of Nations: A Story of Economic Discovery, New York: W.W.Norton, 2006.
[7] Joseph J. Spengler, “Economic Thought of Islam: Ibn Khaldun”, Comparative Studies in Society and History, 6/3 (April 1964), p.293.
[8] See Hasan Kosebalaban, “The Rise of Anatolian Cities and the Failure of the Modernization Paradigm”, Critique: Critical Middle Eastern Studies, 16/3, 2007, pp.229-240.
[9] Daniel Brumberg, “Islam is not the Solution (or the Problem)”, The Washington Quarterly 29 (Winter 2005-2006), p.99.

February 28, 2008

BATI SAHARA SORUNU VE MAĞRIB'DEKİ SİYASİ DENGELER (WESTERN SAHARA ISSUE AND THE STRATEGIC BALANCE IN THE MAGREB)

Mehmet OZKAN

Fas`ın güneyinde atlas okyanusunun kıyısında bulunan Batı Sahara bölgesinin aslında halen uluslararası ilişkilerde problemli alanlardan birisi olduğu gerçeği hep gözden kaçmıştır. Uluslararası toplumun ilgisi ancak sıcak çatışmalar yaşandığı zaman o bolgeye yönelmiş olup, islam dünyasının konuya ilgisi ise hemen hemen yok denecek azdır. Konuyu ele alan yazım literatürünün bile diğer bir çok küçük soruna göre çok daha az olması aslında Batı Sahara”nın geniş kitlelerce bilinmemesine yol açmış dolayısıyla gözden uzak bırakmıştır. Konuya en çok ilgi duyanlar Afrika devletleri olmuş olup halen konuyu yakından takip eden ve çözüm arayan yine onlardır. Bu yazıda öncelikle Batı Sahara sorunu uluslararası hukuk, bölge dengeleri ve küresel dengeler açısından olmak üzere üç açıdan ele alınacak, son bölümde ise genel değerlendirmeye yer verilecektir.
Sorunun kökenleri 1975 yılında Batı Sahara`yı sömürge altında tutan İspanya`nın orayı terk etmesi ve bunu takiben Fas`ın bölgeyi işgal etmesine dayanmaktadır. Fas ile beraber Batı Sahara`nın güney bölgesini işgal eden Moritanya daha sonra bölgeyi terk etmiş fakat Fas halen orada egemenlik iddiasını sürdürmektedir. Fas ve Moritanya`nın işgaline karşı mücadele eden Polisario adlı Batı Sahara`nın temsilcisi örgüt özellikle Cezayir`in desteği sayesinde direnişinde başarılı olmuştur. Batı Sahara`nın nüfusu yaklaşık 275 bin civarında olup, yaklaşık 170 bini savaş sonucu mülteci konumuna düşmüş ve halen Cezayir sınırına yakın olan Tindouf mülteci kamplarında yaşamaktadırlar.
Batı Sahara, Birleşmiş Milletlerin 1975 ve sonraki yıllarda aldiği kararlar çerçevesinde bağımsızlığını kazanması öngörülen ve bunun sağlanmasını uluslararası toplumun sorumluluğu olarak gören bir hukuki statüye sahipti. Fakat Batı Sahara`nın bağımsızlığının uluslararası toplumca kabulü Fas`ın engellemeleri sonucu hep geciktirildi. Fas bölgede referandum yapılmasını ve ancak bu sayede bölgenin bağımsız olup olamayacağına karar verilmesi gerektiğini belirten politikasını uluslararası alanda özellikle Fransa`nın desteğiyle kabul ettirdi. Bu çerçevede 1990 sonrasında Birleşmiş Milletler referandum yapılması için çalışmalara başladı. Kimlerin oy kullanacağı meselesi halen çözülememiş olup, bu durum Batı Sahara`nın geleceğini ertelemektedir. Fas`ın bölgeye göçü teşvik ettiği ve dolayısıyla demografik dengeleri değiştirmeye calıştığı bugün için bilinen bir gerçektir. Uluslararası toplum soruna çözüm bulma girişimlerini 1990`ların ikinci yarısında arttırmıştı. Amerikanın eski dışişleri bakanlarından James Baker dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından özel temsilci olarak konuyla ilgilenmek üzere 1997 yılında atanmıştı. 2003 yılına kadar çalışmalarını yürüten Baker referandumda oy kullanacak kişilerin belirlendiği yaklaşık doksan bin ismi içeren bir liste hazırlamış ve referandum için gerekli ön çalışmaları yapmıştı. Fakat Fas bu listeye itiraz etmiş ve 130 bin kişilik eklenmesi gereken yeni bir liste sunmuştur. Bu durum hem süreci tıkamış hem de durumu zorlaştırmıştır. Batı Sahara, Polisario`nun 1975 yılında ilan ettiği sürgünde bağımsız hükümeti tarafından idare edilmektedir. Genel anlamda Fas kontrol etse de, mültecilerin yaşadiğı Cezayir sınırındaki bölgedenin içişleri ve asayişi Polisario`nun kontrolündedir. Toplam 45 ülkenin tanıdığı Sahrawi Arap Demokratik Cumhuriyeti halen BM üyesi olmayıp, bağımsızlığı BM Güvenlik Konseyi tarafından da tanınmamıştır. Özel de Fransa, genel de ise İngiltere ve Amerika Batı Sahara`nın bağımsızlık ilanının şimdilik BM tarafından tanınmasına karşı çıkmaktadır. Sorun şu an itibariyle uluslararası toplumun gündeminden uzak varlığını sürdürmektedir.
Batı Sahara sorunu Kuzey Afrika bölge dengeleri açısından çeşitli aktörlerin çıkar ve çatışma merkezi olarak özel bir incelemeyi hak etmektedir. Genel olarak Mağrib bölgesinde iki devlet bölgesel liderlik mücadelesi yapmaktadır: Fas ve Cezayir. Bu iki devletin konumuna göre diğer küçük aktörler kendilerine rol belirlemektedirler. Cezayir atlas okyanusuna sınırı olmayan bir devlettir. Batı Sahara üzerinde bu açılımı yapmayı planlamakta ve bölgenin Fas tarafından tam kontrolü sağlanırsa bunun Cezayir`i bölgesel güç dengeleri açısından zayıflatacağını düşünmektedir. Fas için ise hem Batı Sahara”nın stratejik önemi hem de Cezayir gibi bir bölgesel rakibin gücünü azaltmak önemlidir. En temel olarak bu sebeple Cezayir tarih boyunca Batı Sahara`nın temsilcisi Polisario`yu silahsal, maddi ve diplomatik açıdan hep desteklemiştir. Batı Sahara`yı bölge açısından önemli kılan bir diğer etken ise orada bulunan fosfat yatakları, çok verimli balıkçılık sektörü ve de muhtemelen varlığı tahmin edilen petrol yataklarıdır. Stratejik önemin yanında bu tür yeralti zenginliklerinin de işin içine girmesi Batı Sahara`yı bölgesel çatışma alanının merkezi haline getirmiştir.
Küresel anlamdaki stratejik denklem bölgesel dengeleri de yakından etkilemektedir. Fransa özellikle Fas`ın tezlerini açıkça desteklemekte ve Batı Sahara`nın bağımsızlığına karşı çıkmaktadır. Bunda en temel sebep Fransa`nın Fas ile olan yoğun ticari ilişkileri ve ortak yatırımlarıdır. 1990`lardan itibaren ortaya cıkan radikal islami hareketlere karşı batıcı bir duruş gösteren Fas`ın önemi özellikle 11 Eylül sonrasında artmış ve Fas Amerikanın kuzey Afrikadaki en önemli partneri haline gelmiştir. Cezayir`e bu konularda pek de güvenmeyen batı icin Fas küstürülmemesi ve desteklenmesi gereken bir devlet olarak algılanmaktadır. 2003 sonrasında Fas`ın yaptığı sınırlı da olsa demokratikleşme adımları batılılar tarafından hem desteklenmekte hem de açılımların islamci bir partiyi iktidara getirmemesi için yakından takip edilmektedir. Eski sömürgeci devlet olan İspanya, Batı Sahara”nın bağımsızlığına kavuşması konusunda doğrudan sorumluluğa sahiptir, fakat İspanya`nın Fas`ın kuzeyinde bulunan iki bölge üzerindeki egemenlik iddiaları ve bu konuda Fas ile dogrudan bir çatışmaya girmeme niyeti bir nevi zımmi bir ikili anlaşmaya yol açmış durumdadır. İspanya Batı Sahara konusunda çok bağımsızlıkçı bir talepte bulunmayacak buna karşılık ise Fas İspanya`nın kontrolündeki iki bölge konusunda çok konuşmamaktadır. Küresel dengeler açısından Batı Sahara`yı en çok destekleyen Afrika devletleri olmuştur. Güney Afrika ve Kenya gibi bir çok büyük devlet Batı Sahara`nın bağımsızlığını tanımış ve diplomatik temsilci açmıştır. Batı Sahara Afrika Birliği`nin tam üyesi olarak kabul edilmiş olup, bu durumu protesto eden Fas halen Afrika Birliği`ne katılmamıştır. Batı Sahara`ya desteğin en çok Afrika kıtasından gelmesinin arkasında Cezayir`in Afrika kıtasında etkili bir devlet olmasının da rolü vardır. Gerek Afrika Birliğinin kurulmasında gerekse Afrikadaki birçok gelişmede liderlik yapan Cezayir`in Batı Sahara`ya destek çağrıları şimdilik Afrika kıtasında yanıt bulmuştur.
Batı Sahara konusu gerek Avrupa gerekse Afrika siyasetinin önemli bir parçası konumundadır. Fakat gerek İslam Konferansı Örgütü ve Arap Birliği gibi örgütler gerekse müslüman devletler tek başlarına bu konuya pek ilgi götermemişlerdir. İslam dunyasının bir sorunu olmasına rağmen en çok desteğin Afrikalı devletlerden gelmesi, İslam dünyasindaki siyasi boşlugun bir diğer göstegesi olarak da okunabilir. İslam dünyasının bu konuya eğilmesi artık bir ihtiyaçtan ziyade zorunluluktur.

10 Şubat/February 2008
Sevilla- Spain